Müzibiyat #1

William Michael Harnett Music and Literature
Her sanat dalı arasında bir ilişki kurmak mümkündür elbette ancak edebiyat ve müzik arasındaki etkileşim, pek az ikili arasında tezahür eder. Edebiyattaki ritm duygusu -ki aruz vezni dediğimiz başka bir şey değildir örneğin- ve müzikteki edebiyat etkisi, bir şeylere anlam yüklemeye her daim hazır olan insanoğlunun bu arzusunu pek de güzel karşılar bir yerde. Çok sevdiğiniz bir şarkının sözlerinin, yine çok sevdiğiniz bir şair tarafından kaleme alındığını öğrenmek, bahsi geçen şarkıyı başka bir yere koymanıza vesile olur.  Yada çok sevdiğiniz bir şiiri, bir şarkı olarak dinlemek ayrı bir keyiftir... 

Hakkında sayfalarca yazılabilecek bir konu tabi; edebiyat ve müzik arasındaki etkileşim. Farklı yorumlara, görüşlere açık; tezlere konu olabilecek nitelikte. Haddini bilen, sıradan bir okur olarak benim gayem sadece; bu etkileşimden doğan ve çoğu hayatımda bir yere sahip eserleri paylaşmak olacak elbette. 

İşbu Müzibiyat adını uygun gördüğüm (tamam itiraf ediyorum; uydurduğum bir kelime ama güzel oldu sanki?) gönderilerin ilkinde; Ömer Hayyam'ın rubaisinden bestelenen Kimse Bilmez isimli Mehmet Güreli parçasını paylaşmak istedim. 

Rubainin üç kıtadan oluşan aslı şöyle;
Seher yeli eser yırtar eteğini gülün
Güle baktıkça çırpınır yüreği bülbülün
Sen şarap içmene bak, çünkü nice gül yüzler
Kopup dallarından toprak olmadalar her gün

Bu yıldızlı gökler ne zaman başladı dönmeye

Ne zaman yıkılıp gidecek bu güzelim kubbe
Aklın yollarıyla ölçüp biçemezsin bunu sen
Mantıkların, kıyasların sökmez senin bu işte
 

Bulut gecti, gözyaşları kaldı çimende
Gül rengi şarap içilmez mi böyle günde?
Bugün bu çimen bizim, yarın kim bilir kim
Gezecek, bizim toprağın yeşilliğinde
Şarkının sözleri ise bu üç dörtlükten yapılan alıntılardan oluşuyor;
Bulut geçti, gözyaşları kaldı çimende
Gül rengi şarap içilmez mi böyle günde
Seher yeli, eser yırtar eteğini gülün
Güle baktıkça çırpınır yüreği bülbülün
Bu yıldızlı gökler ne zaman başladı dönmeye
Kimse bilmez, kimse bilmez

Kent Ozanları isimli derleme albümü için bu şarkının kaydında hiç bir tekrar yapılmamış. Piyanoda Ayşe Tütüncü'nün bulunduğu tek seferde çalıp, söyleyip bitirmişler ve ortaya bu şahane şarkı çıkmış. 

Bu ilk kaydın yanı sıra şarkı pek çok sanatçı tarafından tekrar yorumlanmış.  Benim favorim her daim Güreli yorumu olarak kalacak gibi gözükse de, Zuhal Olcay'ın yorumunu leziz, Jülide Özçelik'in yorumunu ise dinlenmeye değer farklı bir çalışma olarak görüyorum.  Yaşar Kurt'tan dinlemek isteyenleri buraya, Fırat Tanış'tan dinlemek isteyenleri ise buraya alalım lütfen.

Sevin Okyay Söyleşisi

Efendim bilen bilir, geçtiğimiz aylarda edebiyat dünyasına veda eden Yalnızlar Mektebi isimli dergimizin Nisan-Mayıs 2015 tarihli 12. sayısında fantastik edebiyat temasını işlemiştik. O zamanlar popüler kültür ürünlerini "edebiyat" diye yutturabileceğini keşfeden uyanıklar bu kadar çoğalmamış, Instagram'da kitap, dergi fotoğrafı paylaşan herkese "okur" demek adet olmamıştı. Neyse.

İşte o sayıda, bir gençlik hayalimi gerçekleştirme imkanı bulmuştum: Yıllarca çok severek okuduğum, ortaokul sıralarında elimizde resim fırçaları ile büyücülük oynamamıza neden olan Harry Potter serisinin çevirmeni Sevin Okyay'la kitaplar ve kitapların -sözlük anlamıyla- büyülü dünyası hakkında konuşabilmek!

Kendisi şu sıralar bu büyülü dünyanın son eseri Harry Potter and the Cursed Child'ın çevirisini yapar, bir de üstüne Fantastik Yaratıklar Nelerdir, Nerede Bulunurlar? filminin vizyona girmesine yaklaşık üç ay kalmışken bu keyifli söyleşiyi sizlerle paylaşmak istedim.

Kendisiyle tanışmamış olanlar için belirteyim; evet, tam da tahmin ettiğiniz üzere son derece hoşsohbet bir insan Okyay. Ayrıca evet, Harry Potter'ı bir "iş" olarak değil, gayet severek çevirmiş. Hemen hemen her potterhead gibi o da filmlerden memnun değilmiş...

İyisi mi siz söyleşiyi okuyun. Söyleşimizin seriyi okumamış olanlar için sürpriz-bozan içerdiğini belirtir, iyi okumalar dilerim!

Bakele - Sezgin Kaymaz

Bütün bir mahalle oynar mı ya? Bir insan evladı bir gece içinde seksen defa Angara'nın Bağları'nı dinler mi? Anlı şanlı bir iş adamı, ki babamdı maalesef, bir sokak düğününde ceketini beline bağlayıp göbek atar, yerlere kusuncaya kadar içer mi? Hadi ondan geçtim, annem yaa, annem... Sana ne oluyor koca kadın? Saçına dolamış gelin tellerini, Allah'ın nasıl bir gerdan kırmalar, nasıl bir parmak şıklatmalar.
Sezgin Kaymaz özellikle kitap kurdu çevremde giderek adı daha çok bilinen ve okuru, hatta hayranı günbegün artan bir isim. Bu durum bir yandan yazarın hak ettiği değeri görmesi bakımından sevindirici, öte yandan popülaritenin bir hastalık gibi bulaşıp kaliteyi bozma potansiyeli olduğu için de ürkütücü... Yine de o kadar iyi ki Kaymaz, boş verelim bozulsun gerekiyorsa, yeter ki okunsun dedirtiyor. 

Bakele, yazarın İletişim Yayınları ile yolunu ayırıp April Yayıncılık ile çalışmaya başladığı 2015 yılında yayımlanan öykü kitabı. Kaymaz külliyatına baktığınızda en kısası 274 sayfa olan kitaplarının yanında oldukça ufak bir hacme sahip olan Bakele 34 öyküden oluşuyor. Kitaba başlamadan evvel bu durum kitabın biraz aceleye geldiği hissiyatı yaratmıştı bende; April Yayıncılık'ın yeni yazar transferini bir kitapla taçlandırmak istemesinin bir sonucu olarak alelacele hazırlanmış olabilir diye düşünmüştüm. Kitabı okuduğumda o kadar da yanılmamış olduğumu fark ettim.

İki dakika konudan kopmak pahasına April Yayıncılık hakkındaki düşüncelerimi açıklamam gerek: April Yayıncılık ilk büyük hamlesini Murat Menteş ve Alper Canıgüz gibi Afili Filintalar tayfası yazarlarını bünyesine katarak gerçekleştirmiş, ardından gerek telif gerek çeviri eserler ile hızla büyümüş bir yayınevi. Edebiyata kattıkları, kitaplarının gerek tasarım gerek editöryal açıdan tatmin edici oluşu bir yana bu hızlı ve taktiksel büyüme bende kendilerine karşı bir önyargı oluşmasına vesile oldu. Söylediğim gibi herhangi bir teknik aksaklıkları olmasa da, hani ilk görüşte itici bulduğunuz insanlar olur zaman zaman, bir türlü ısınamadım kendilerine. Gerçi kabul edeyim, Kaymaz transferi oldukça zeki bir hamle ve yazarın İletişim'de geçirdiği onlarca yılda edindiği kitleyi tek kitapla neredeyse iki katına çıkartmayı bildiler, dolayısıyla Sezar'ın hakkı Sezar'a ancak bir türlü ısınamadığım bir şeyler var işte...

Neyse; "alelacele hazırlanmış" hissiyatının sebebini açıklamaya çalışıyorum: Henüz okumuş olduğum Sandık Odası, Zindankale ve Geber Anne kitaplarından yola çıkarak "lafı uzatmayı" sevdiğini bildiğim Kaymaz için kısa bir kitap gibi gelmişti. Öykülerin uzunluklarına baktığımda daha da şaşırdım zira Sandık Odası'ndaki öykülerden en kısası küçücük puntoyla 12 sayfa iken Bakele'deki en uzun öykü koca puntoyla 9 sayfa olunca bu hissiyatım perçinlenmiş oldu. "Amma taktın uzunluk, kısalık meselesine ha!" demeyin; Kaymaz'ın dilini leziz kılan en önemli unsurlardan birisi su gibi akıp giden, size tüm detayları bir çırpıda sunuveren ve yaratılan karakterlere iyice ısınmanızı sağlayan uzun anlatımı benim açımdan. Dolayısıyla dar alanda kısa paslaşmalar söz konusu olduğunda Kaymaz'ın neler yapabileceğini ilk bu kitapla deneyimlemiş oldum. 

Hakkını yemeyeyim; yine efsane bir dil, yine leziz konular, yine ayarı çok iyi tutturulmuş mizah-hüzün dengesi var karşımızda... Ama işte nice karakterler heba olmuş, nice durum komedileri harcanmış hissiyatı edinmemek de elde değil. Kimi öyküler "kitap dolsun" diye konmuş, kimi öyküler "daha da uzamasın" diye konusu kısa kesilmiş hissiyatı bırakıyor okurda ve bu durum kitabın bütünlüğüne zarar veren unsurlar olarak karşımıza çıkıyor. Peki bu bütünsel bozukluk Bakele'yi kötü bir kitap mı yapar? Tam olarak değil aslında; günümüz popülist edebiyat iktidarında yine bir vaha gibi çıkıyor Kaymaz öyküleri karşımıza ancak anlatmaya çalıştığım nokta Kaymaz'ın bundan çok daha iyi olduğu gerçeği. 

Kaymaz'ın, yarattığı karakterle vakit geçirdikçe karakteri zenginleştirmek gibi bir becerisi var. Sandık Odası'ndaki görece uzun öyküleri lezzetli kılan, Zindankale'yi soluksuz okumanızı sağlayan bu beceri hacim azaldıkça daha da soluklaşmış. "Kadın Gibi" isimli öyküdeki Tahir ve Behiye karakterleri örneğin, bir romanda ya da daha uzun bir öyküde karşımıza çıksa vazgeçilmezlerimizden olabilecekken dar alanda heba olmuş. Kısalık konusunda bu kadar dır dır etmemin sebebi Bakele'nin, ufak bir parça çikolatanın ağzımızı tatlandırıp sonra da bitivererek doyuramaması gibi, çok çabuk bitmiş olmasıdır belki de, bilemiyorum. 

Velhasıl; Bakele, Kaymaz kitapları için vasat ama genel çerçevede ziyadesiyle keyifli bir kitap. Kaymaz'la tanışmadıysanız ilk tercihiniz olmasını tavsiye etmesem de belki de yazarın nevi şahsına münhasır tarzıyla alıştıra alıştıra hemhal olmanız açısından daha iyi olacaktır. Onu bunu bilmem de okuyun; mutlaka Sezgin Kaymaz okuyun. Heh heh! 

Bakele - Sezgin Kaymaz, April Yayıncılık - 200 s.

Memleketi Ben Kurtaracağım veya Gülse Birsel Mizahı Öldü Mü?

Efendim başlık, Gülse Birsel'in -daha sonra "Yolculuk Nereye Hemşerim?" kitabında da yayımlanan- 2005 tarihli bir köşe yazısından esinlenme: "Fıkralar öldü mü?" başlıklı yazısında Birsel, fıkra anlatma kültürünün kaybolmasından bahsediyor, New York Times Magazine'in konuyla ilgili teorilerinden dem vuruyordu. O zamanlar bendeniz, birazdan daha da detaylı anlatacağım üzere, gerçek bir Gülse Birsel hayranıydım ve hayatımda beni sesli güldüren nadir kitaplardan birisi kesinlikle kendisinin "Gayet Ciddiyim" adlı ilk kitabıydı. (Diğerleri; Sempé - Goscinny ikilisinin (ki ben bu ismi tek bir yazar sanmıştım uzun yıllar, meğer birisi yazar diğeri çizermiş) Pıtırcık serisinden bazıları, Muzaffer İzgü'nün Ökkeş serisinden bazıları (yeni basım kitaplardaki korkunç hali değil tabi, Özyürek Çocuk Kitapları'ndan çıkan eski halini diyorum) ve son zamanlarda bu kategoriye girebilen tek kitap Sezgin Kaymaz'ın Sandık Odası'dır.) Sene oldu 2016; 2003'te yayımlanan Gayet Ciddiyim'den bu yana toplam altı kitabı yayımlanan Birsel'in son kitabı "Memleketi Ben Kurtaracağım" işbu yazının başlığını teşkil eden soruyu sormama vesile oldu netice itibariyle. 

Konuya girişmeden önce Gülse Birsel hayranlığımın altını çizmem gerekiyor: Tabi hayranlık derken, ergenliğin getirdiği fiziksel bir hayranlıktan ya da "Gülse mi? Ay çok severiiiğm" tarzı basit bir sevecenlikten söz etmiyorum. Patolojik boyutların yakınında gezen; yazdığı her yazıyı, rol aldığı her projeyi gazete kupürleri şeklinde kesip biriktirdiğim, buluğ çağının getirdiği idol belirleme arzusunda kendime hedef seçtiğim, daha doğru ifade etmek gerekirse kendime örnek model aldığım bir isim olarak hayran olmaktan söz ediyorum. (O zamanlar diğer rol modellerim Haluk Bilginer ve Sertab Erener'di. Sertab, iyi ama fakir bir müzisyen olmak yerine kötü ama zengin bir müzisyen olmayı seçince düştü gözümden. Haluk da tiyatrosu için para kazanacağım derken her teklife evet deyip, bir de önce Zuhal Olcay'ı ardından da (aslında giderek Zuhal'e benzemeye başlamış olan) Aşkın Nur Yengi'yi bırakınca... (Yalnız Bilginer'in öyle bir etkisi yok mu hakikaten? Bugünkü sevgilisi Zerrin Tekindor'a dikkatli bakın, Zuhal Olcay'a benzemeye başladı bile?!) Neyse bu konulara da bilahare değiniriz, ayrıca evet magazin meraklısı olabilirim "biraz", ne var?!) Dolayısıyla Birsel'in yazdığı her yazı, savunduğu her fikir benim için büyük bir etki taşıyordu.

Birkaç yazısında Woody Allen'dan bahsedip ne kadar sevdiğinden bahseder Birsel örneğin, Allen'ın filmlerini izlemeye başlama sebebimdir -ki kendisi kadar beğenmişimdir doğal olarak. (Allen'ın Yan Etkiler kitabını da aynı sebepten okumuş ancak o kadar da beğenmemiştim.) Bir yazısında, Amerika'da sinema okuluna giderken, Paul Auster'ın Ay Sarayı kitabında açık adres vererek tarif ettiği evde oturmaya başlamasından -ki Auster'ın da kitaplarında bunun gibi garip tesadüfleri ele almasından söz etmişti. En sevdiğim kitaplar arsında olan New York Üçlemesi'yle bu vesileyle tanışmıştım. Daha da öteye gideyim; ne kadar tempolu ve yoğun bir hayatı olduğundan şikayet ettiği yazıları yüzünden "umarım benim de öyle bir hayatım olur" diye düşünmüşlüğüm vardır -ki bugün aynen de öyle bir hayatım vardır, "bugün ne yapsam?" diye düşünme lüksüne hasret- ya da yazılarında çok uzun ama anlaşılır ve iki parantez iç içe kullanmak gibi uç noktalara gittiğinden, eski kelimeler kullandığından dem vurur zaman zaman, bilmem anlatabiliyor muyum? Hatta 7 Ağustos 2010 tarihinde kendisine bir e-posta yollamışım, Gmail arşivimden baktım, "Ne olur mizah yapmaya geri dönün!" temalı... Ama nasıl duygusal, nasıl hayranım; utancımdan yayımlayamıyorum e-postayı! İlk üç kitabını en az onar kere falan okumuşumdur; okuyacak bir şeyim olmadığından (kitap alamıyordum o zamanlar) alıp alıp aynı yazılara tekrar tekrar gülmek için. g.a.g.'ı sunduğu zamanlarda -ki bildiğin 12-14 yaşlarında çocuktum (kendisinin yaşını ortaya çıkarmak gibi olmasın)- sevmiştim kendisini ilk olarak, hayranlığın boyutunu varın siz düşünün artık... 

Sonra Avrupa Yakası'yla daha da meşhur oldu; g.a.g., kitaplar falan neyse de kariyerinin parlama noktasıydı o dizi.. İlk bölümleri nasıl da efsaneydi ama? Durum komedisinin dik alası, televizyonların dramla boğulduğu dönemlerde adeta bir ilaç ve Türk televizyonlarının gördüğü en muhteşem kadrolardan birisi: Gazanfer Özcan, Hümeyra, Ata Demirer, Şenay Gürler, Levent Üzümcü ve daha nicesi... İlk iki sezon gerçekten ayrı bir noktadaydı Avrupa Yakası (sonra giderek bozdu, çok bozdu, acayip bozu klişesine gireceğim ama) giderek, yavaş yavaş kötüleşti. Önce dizinin süresi uzadı -ülkemiz televizyonculuğunun kanayan yarası- ardından Birsel, o uzun sürede durum komedisi yapamayacağını anlayıp işi karakter komedisine vurdu ve Burhan Altıntop gibi, Şahika gibi -yine efsane oyuncuların can verdiği- efsane haline gelebilecek karakterler giderek karikatürize hale geldiler. Ziyadesiyle sönük bir finalle 2009'da sona erdi Avrupa Yakası. Üç yıl boyunca nadiren yazdığı köşe yazılarıyla takip edebildik(m) kendisini -ki yukarıda sözünü ettiğim e-posta da bu boşluğa tekabül ediyor- ve ardından 2012 yılında Yalan Dünya ile yeniden "sahalara döndü" Birsel. Ama o ne kadroydu ya hu, bir ben eksiktim adeta: Altan Erkekli, Füsun Demirel, Olgun Şimşek, Hasibe Eren, Öner Erkan, Bartu Küçükçağlayan gibi bilindik isimlerin yanı sıra Gupse Özay, İrem Sak gibi yeni yeteneklerin yer aldığı enfes bir kadro... Peki senaryo? İlk beş bölüm, bilemediniz ilk sezon karakterlerle tanışmaydı, oyunculuk şaheserleri seyretmekti derken idare ediyordu belki ama iki saatlik sit-com mu olurdu arkadaş? Müzikle sahne dolduran sit-com mu olurdu Allah aşkına? Fıs tabi, o da oldukça sönük bir şekilde veda etti televizyonlara...
Ardından, geçtiğimiz yıl, bir ünlünün başına gelebilecek en kötü şeylerden birisi geldi Birsel'in başına; Acun'la çalıştı... Komedi Türkiye isimli programda metin yazarlığı ve aynı zamanda Gani Müjde (ıyh) ve Haluk Bilginer (kader çok zalim bir şey) ile birlikte jüri üyeliği yaptı. Bu konuda yorum yapmıyorum.

Kasım 2015'te, işbu yazının da kaynağı olan, Memleketi Ben Kurtaracağım isimli kitabı yayımlandı son olarak -ki BEN kitabı okurken (bir-iki kere tebessüm etmemi saymazsak) GÜLMEDİM. İşte -sonunda- geldik yazının esas meselesine? Niye gülmedim? Gülse Birsel mizahı öldü mü? Yoksa ben büyüdüm ve kirlendi mi dünya? Kendimce işbu soruların cevaplarını vermeye çalışacağım...

Bir kere mizah zor iş, eyvallah. İki acıklı müzik, bir ağlayan çocuk koyup insanları hüzünlere gark etmek oldukça kolay olsa da güldürmek, hele ki hayatında bin bir zorlukla boğuşan, tımarhaneden hallice bir ülkenin insanlarını bırakın güldürmek, gülümsetmek bile oldukça zor iş. Dünya düzeni hızla fast-food kültürüne evrilir, her güzel şey en fazla bir haftada tüketilir ve ardından yenisi beklenir haldeyken kalıcı olabilecek güldürücü (?) eserler yaratmak da kolay değil, ona da eyvallah. Ama Birsel'in ilk kitapları HALA komik? Buna ne diyeceğiz? 

Bana sorarsanız cevap basit: "Kaliteli" olmaktan ziyade "başarılı" (popüler) olma arzusuyla beraber Gülse Birsel'in mizahı değil belki ama "bakış açısı" ölmüş olabilir. Yalnızlık Senfonisi, Dargın Değilim, Lal, Yanarım gibi şarkılar söylemiş olan Sertab Erener'in bugün Rengarenk, Koparılan Çiçekler, Söz (Kolaveri) gibi şarkılar söylüyor olması gibi, g.a.g. metinlerini yazmış ve sunmuş, Avrupa Yakasını yaratmış ve oynamış Birsel'in de Komedi Türkiye gibi bir "şey" yapmış olması tamamen stratejik ancak üzücü bir hareket olabilir elbette. Avrupa Yakası'nın sonları ile Yalan Dünya'nın başlarında bitmiş olan hayranlığım ile birlikte saygı duyarım, eyvallah.

Yine de Memleketi Ben Kurtaracağım'ı vasat kılan özellik bu "kalite yoksunluğu" değil tam olarak. Birsel, eski yazılarında da büyük rol oynayan, aynı ironik üslubu korumaya devam etmiş -şükürler olsun ki- ancak eski tespit ya da konuyu açıp-kapama becerisini gösterememiş bu kitaptaki yazılarında. Bu noktada tespit mizahının (?) iyice yaygınlaşan iletişim yolları ile birlikte artık kabak tadı vermeye başlaması, Umut Sarıkaya'nın bile "ayh yeter artık, tamam anladık, tespit" seviyesine gelmiş olmasını göz ardı etmemek gerek.

Üstüne bir de -muhtemelen Hürriyet isimli paçavrada yazıyor olmasıyla bağlantılı olarak- "siyasi hiciv" konusuna girişmiş Birsel -ki sahiden KOMİK DEĞİL. Öncelikle "güleriz ağlanacak halimize" noktasını çoktan geçtik ülke olarak. Yazıları okudukça gülmekten ziyade yaşananları tekrar tekrar anımsayıp sinirleniyor insan. Üstüne Hürriyet'te yazıp Acun'la iş yapan birisinin siyasi eleştiride bulunması biraz absürt geliyor. İlaveten eleştirdiği kitlenin ya ironiyi anlamayacak seviyede ya da kendisini kale almayacak bir kitle olduğunu göz önünde bulundurduğumuzda kıraathanede memleket kurtaran amcalarla sohbet ediyor gibi hissediyorsunuz. Dolayısıyla siyasi hiciv meselesini Olacak O Kadar'ın gerçekten Olacak O Kadar olduğu dönemlerde bıraktığımız gerçeğini kabul etmemiz gerek artık. 

E bu mizahi dünya değişikliği ve konsept başarısızlığı bir araya gelince de oldukça vasat, güldürmek bir yana gülümsetmek becerisini bile gösteremeyen bir kitap çıkıyor ortaya. Değişen dünya, mizah anlayışı, ülkenin hal-i ahvali falan eyvallah da GÜLDÜREN NASIL GÜLDÜRÜYOR? İşte bu noktayı sorgulaması lazım sevgili Birsel'in. (-ki bu okur hadsizliğine de "bayılır" kendisi; sırf iki yazısını okuyarak kendisi hakkında fikir-görüş-bilgi sahibi olduğunu sanan insanları pek güzel ti'ye alır(dı eski yazılarında)) 

Velhasıl kelam; Memleketi Ben Kurtaracağım, benim gibi eski bir Birsel fanını bile tatmin edemeyen bir kitap olmuş. Vaktiniz bol, çerezlik kitabınız yok ise okunabilir belki ama alıp iki satır Sezgin Kaymaz okumanız daha verimli olacaktır kanaatimce.

Hamiş: Yüzde doksan okumaz ama eski "hayran olunan kişiye ulaşmanın zor olduğu" dönemlerden Instagram sayesinde hayran olduğumuz kişinin dün ne yediğini bilebildiğimiz şu dönemlere gelmemiz sebebiyle okuma ihtimali dahilinde kendisine saygımın sonsuz olduğunu belirtmemde fayda var. Netice itibariyle bana okumayı sevdiren isimlerden birisidir kendisi ve böyle bir kişi, mübalağa edecek olursam isterse adam öldürsün, bu saygıyı hak eder benim gözümde. Gençlik hayallerimden birisi de kendisiyle bir Türk kahvesi içebilmekti, pek sever kendisi... Şaka maka büyüdük ya hu?! 

Memleketi Ben Kurtaracağım, Gülse Birsel, - Doğan Kitap, 188 s.

Kısaca #6

Görece uzun zaman evvel okuduğum, dolayısıyla hakkında uzun uzun yazamayacağım ancak yine de paylaşmak istediğim kitaplar...

Ön Not: Buraları boşladım edebiyatı yapmayacağım daha fazla. Hayat öyle işte arkadaş, zaman ayırabileceğin konuları kendin seçiyorsun. Bazen fedakarlıkta bulunmak işten değil maalesef...


Trendeki Kız

"Zekice yazılmış bestseller'lara karşı zaafım var." demiştim şuradaki Marslı yazımda. Trendeki Kız da bir bestseller, Paula Hawkins tarafından kaleme alınmış ve ülkemizde İthaki Yayınları'ndan yayımlanmış. Maalesef "zekice yazılmış bir bestseller" değil ama...

Tren yolculukları esnasında görüp "stalk"lamaya başladığı bir çiftin de içinde olduğu bir cinayet vakasını aydınlatmaya çabalayan bir "loser"ın hikayesi Trendeki Kız. Israrla İngilizce terminoloji kullanmamın sebebi, konunun tamamen Amerikan "stereotype"ları üzerine kurulmuş olması. Yalnız, hayalperest ve alkolik genç kadının güçlü durma ve kendini toparlama çabaları ile sotelenmiş bir cinayet romanı. Edebi anlamda ise; ortalama bir hikayenin ortalarına kadar sürükleyici ve keyifli, sonrasında vasat en sonunda ise kötü bir romana evrilmesinin hikayesi.

Çok daha farklı ve ilgi çekici olabilecekken "filmini de yaparım ben bunun" düşüncesiyle vasat altına indirilmiş bir kitap gibi duruyor Trendeki Kız -ki filminin çekimleri başlamış durumda. Vakit öldürmek istiyorsanız okuyun derim, derdiniz keyif almaksa pas geçebilirsiniz.

Bülbülü Öldürmek
Epeydir şöyle "edebiyat" kokan kitap okumamıştım ki Bülbülü Öldürmek yetişti imdadıma. Sorsanız ne hatırlıyorsun kitaba dair diye cevap veremem doğru düzgün belki ama o dil, o akıcılık ve o altı dolu kurgu... Benim için edebiyatın olmazsa olmazı üç bileşenini birden barındıran bir kitaptı. 

Harper Lee'nin 1960'da yayımlanan Pulitzer ödüllü romanı Bülbülü Öldürmek, 1962 tarihli filmiyle de üç Oscar kazanmış bir başyapıt. Jean Louse "Scout" Finch adında küçük bir kızın başından geçen, döneminin ırkçılık problemine odaklanan bir roman. Kitapla alakalı ilgimi en çok çeken hususlardan biri ise kitabın baş karakterlerinden biri olan, Scoutlar'ın kapı komşusu Dill'in, Lee'nin gerçek hayatta kapı komşusu olan yazar Truman Capote'dan esinlenerek yaratıldığı bilgisi oldu.

2015'in edebiyat olaylarından biri olan, yazarın ikinci kitabı Tespih Ağacının Gölgesinde, ilk kitabın ardından 20 yıl sonrasını anlatan ve okuma listemde yer alan bir kitap. Onun hakkında da iki kelam etmeden duramam diye düşünüyorum... Kısaca; Bülbülü Öldürmek herkesin mutlaka okuması gereken kitaplar arasında.

Sinek Isırıklarının Müellifi

Allah aşkına sıkılmadınız mı şu kaygılı, ince ruhlu adam romantizminden? Oğuz Atay'ın Tutunamayanlar'ının bir pop kültür öğesi halini almasından bu yanan acayip ifrit oluyorum bu arkadaşlara. Bir holdingde beyaz yaka olarak çalışan, mecburiyetten evli ve kalbur üstü arkadaşlarıyla sosyalleşen bir adamın kendisine sorsan ince ruhlu, narin bir "tutunamayan" olduğunu savunması bir tek beni mi rahatsız ediyor?

Vay efendim toplu konutlarda yaşayan, yazar olmaya çalışan çaresiz bir amatör yazarın kendiyle hesaplaşmasıymış. Pardon da bana mı sordun tüm toplumsal baskılara boyun eğerken? Ya da şöyle sorayım; düğünde altınlar takılırken iyi hoştu da sihir ortadan kaybolup eşinin seni anlamayan bir kadın olduğunu anladığında mı yazar olmaya karar verdin? Karar verirken aklın başında değildi de şimdi mi aklın başına geldi, 25'inden sonra?!

Özür dilerim ama "çaresizlik" kavramının bu kadar basite indirgenmesini kabul edemiyorum. Ne hayatlar ne çileler görüyoruz, okuyoruz gerçek hayattan... Ekşi sözlüğün pek popüler şu butonunu armağan etmekten alıkoyamıyorum kendimi sevgili kahramanımız Cemil'e... Ben Bıçakçı'yı anlamadım, anlayacağımı da pek sanmıyorum. Belki Bizim Büyük Çaresizliğimiz'i okurum bir ara ama söz vermiş olmayayım. "Bir kitaptan ne çok şey bekliyorum, değil mi editör hanım, tıpkı bir kadından beklediğim gibi” cümlesini yazan bir adamdan beklentim büyük değil, kusura bakmayın sevgili Bıçakçı sevenleri... 

Hızımı alamamışken ekleyeyim: Hakan Günday'a, Murat Menteş'e tüh-kaka deyip Sinek Isırıklarının Müellifi'ne "şaheser" muamelesi yapmak tam anlamıyla hipokratlıktır, iki yüzlülüktür. Sizi anlatmadığını düşündüğünüz, ergence bulduğunuz aforizmalara burun kıvırıp sizi anlattığını düşündüğünüz romantik aforizmalara alkış tutmak riyakarlıktır. "Aforizma kasmak" ne biçimde olursa olsun çirkindir, edebiyata vurulan hançerdir. Aldanmayınız.

Hamiş: Ruhsuz bir adam mı oluyorum nedir, onu da merak etmeden duramıyorum ya, hayırlısı...

YM Dergi'de: Edebiyat Blogları Neden Öldü?

Yazının taslağı kafamda oluştuğu zamanlar, yaklaşık bir yıl önce, yazının başlığını “Edebiyat Blogları Öldü Mü?” olarak tasarlamıştım ancak aradan geçen süreyle birlikte bu başlığın, ne yazık ki, cevabı belli bir soruya dönüştüğünü gördüm. Evet, edebiyat blogları öldü. Peki neden? Elbette bu tek bir etkenle oluşan bir neden-sonuç ilişkisi değil. “Dört bıçak çekip vurdular dört kişi” diye açıklayamayacağımız karmaşık bir cinayete kurban gitti edebiyat blogları. (...)

Yazının devamına ulaşmak isterseniz böyle buyurun.

Marslı - Andy Weir

Tamam; döneceğim, dönüyorum, döndüm derken yine araya hiç farkında olmadan iki hafta girmiş olabilir ama ne yapalım, geç olsun güç olmasın değil mi? Tabii, gönül isterdi şöyle kallavi bir kitapla döneyim sahalara, edebi bir eser irdeleyelim ama elimizde en sıcak bu var, biz ne yapalım yani? Böyle dediğime bakmayın siz tabii, gayet şahane bir kitap Marslı. Ama nihayetinde bir bestseller... Tamam, itiraf ediyorum: Zekice yazılmış bestseller'lara karşı zaafım var. Zaaf ne kelime, bayılıyorum! Marslı da tam olarak zekice yazılmış bir bestseller... 

Beğenirsiniz beğenmezsiniz bilmem ama bence "bestseller" da artık bir unvan olmaktan çıkıp bir tür, bir janr olarak yer almalı edebiyatın içerisinde. Elbette "konumunu" bilerek; sanatsal yüceltmeler yapılmadan, kutsal kasideler yazılmadan haklarında... Nasıl ki bugün sinema sanatı ile Hollywood'un aksiyon dolu, sanatsal açıdan "zayıf" ancak ziyadesiyle eğlenceli filmleri ayrı kitlelere ve ayrı konumlara sahipse edebiyat sanatı ile bestseller'lar arasındaki benzer durumu da kabullenmeliyiz artık. (Sanırım dünyada epeydir varolan bir durum bu aslında ancak niyeyse ülkemizde hala bestseller olan kendini iyi edebiyatçı, sanatçı sayıyor; kendinde edebiyat üzerine ahkam kesme hakkı görüyor, ona kızıyorum ben/kızıyoruz biz.) 

Velhasıl Marslı, edebi yönü zayıf (hayır yani ne bekliyoruz ki?) ancak oldukça eğlenceli bir kitap. Kitabımızın kahramanı Mark Watney, kolonileşme programı kapsamında Mars'a göreve giden bir grup astronottan en şanssız (ya da göreceli olarak en şanslı) olanı. Zira görevlerinin iptal edildiği Mars'taki altıncı günlerinde Dünya'ya dönmek üzere yola çıkacakları sırada başına gelen bir kaza sebebiyle arkadaşları onun öldüğünü düşünüp geride bırakıyorlar. Mars'ta. Tek başına. Bundan sonrası Mark'ın hayatta kalma ve Dünya'ya dönme yolları aramasının hikayesi. Bu hikayeyi de tam bir modern çağ Robinson Crusoe'su olan Watney'nin Mars'ta tek başına kaldığı günden itibaren tutmaya başladığı seyir defteri (log) aracılığıyla dinliyoruz. 

Marslı'yı zevkli, dolayısıyla başarılı kılan en büyük unsuru dili elbette. Yazarımız Andy Weir her ne kadar anlatımda bariz bir tembelliğe işaret eden günlük tutma tarzını kullanmış olsa da karakterin muzipliğini satırlara yansıtmada büyük bir başarı göstermiş, dolayısıyla da oldukça zevkli bir okuma deneyimi sunmuş. İlaveten konuyla uzaktan yakından ilgisi olmayan okurun bile anlayabileceği ve ilgileneceği teknik, bilimsel detaylarla renklendirmiş hikayesini. Sonuçta da ortaya "ülkemizde ve dünyada fırtınalar estiren" Marslı çıkmış. Kitabın sunduğu okuma deneyimini bir parça daha ilginç kılan durum ise Weir'ın profesyonel olarak ne astronomiyle ne de yazarlıkla ilgili bir geçmişinin olması. Weir, programcılık yapan ve hali hazırda yazılım mühendisi olarak çalışan bir inek (geek). Ancak kitapta işlediği bazı konular astronotlar tarafından "bu işi yapmayan birinin bilemeyeceği kadar sofistike" bulunmuş. Şuradan izleyebileceğiniz Adam Savage röportajında yazar bu durumun, uzayla ilgili tüm belgeselleri izlemesinin ve konuyu araştırmasının bir sonucu olduğunu söylüyor.

Malumunuz, günümüzde artık popülarite basında boy göstermekten, köşe yazılarında bahsedilmekten daha farklı bir anlam ifade ediyor: Sosyal medyada konuşulmak. Marslı da 2014 yılında Goodreads kullanıcıları tarafından yılın en iyi bilim-kurgu romanı seçilmiş. Bu konuda itirazım var: İtirazım, Marslı'nın gerçekten o kadar iyi olup olmadığı konusunda değil, bilim-kurgu romanı olup olmadığı konusunda. Evet, hikaye Mars'ta geçiyor, bilimsel bir arka plana sahip ancak bunlar bir eseri bilim-kurgu olarak nitelemek için yeterli midir? Başka bir deyişle içinde bilimsel bilgiler var diye lise fen bilgisi kitaplarımıza da bilim-kurgu eseri diyebilir miyiz? Bilim-kurgunun tanımında "kurgunun bugün olası olmayan bilim ve teknoloji unsurlarını da kullanarak oluşturulmasından" bahsedilir. Marslı'da kullanılan bilim teknoloji unsurları ise o kadar fütüristtik değil; pek çoğu hali hazırda kullanılan, birazı da prototip olarak tasarlanmış öğeler. Dolayısıyla işin "bilim" kısmında sıkıntı yok ancak "kurgu" kısmı, hikayenin kurgusunu bir kenara bırakacak olursak, o kadar da keskin değil. Dolayısıyla Marslı'ya "bilim-kurgu" demek pek doğru gelmiyor kulağa; "bilimsel macera" daha doğru bir tanımlama olacaktır sanıyorum ki... 

Goodreads'te yaptığım kısa bir gezintide kitabın en çok "derinlikten yoksun" bulunarak eleştirildiğini gördüm. Bu eleştirinin doğruluk payı yok değil; her şeyden önce kahramanımız Watney, Mars'ta mahsur kalmış bir astronottan çok ofis tuvaletinde kilitli kalmış bir insan gibi davranıyor. Herhangi bir umutsuzluk belirtisi göstermemesi, yalnız kalmak ve muhtemelen yalnız ölecek olmak konusunda bu kadar rahat bir ruh haline, sürekli espriler saçan bir üsluba sahip olması derinliği ve inandırıcılığı bir nebze yaralıyor ancak ufak bir araştırmayla yazarın "asosyal bilgisayar kurdu" olarak geçirdiği yaşamında, yarattığı kahramanla pek çok ortak noktasının olduğunu görmek ve hikayede sık sık Watney'nin optimist bir yapısının olduğu vurgusu bir nebze olsun bu eksikliği örtbas edebiliyor. Öte yandan yazarın asosyal yaşamı hakkında bilgi sahibi olmak kitaptaki yan karakterlerin hepsinin tek tip, klişe ve derinlikten yoksun olmasının da sebebini açıklıyor ki bu durumun örtbas edilebilecek bir yanı yok. Eleştirilerde katılmadığım noktayı ise yazının girişinde kullandığım cümleyle özetleyebilirim: Hayır, ne bekliyoruz ki? 

Marslı'nın "insanlığın mutlak yalnızlığı üzerine bir metafor" olmak gibi bir iddiası vardı da ben mi kaçırdım? Açık konuşayım; Watney daha gerçekçi bir karakter olsaydı, günlüğünde yalnızlığının derinliklerinde kayboluşunu anlatsaydı eminim kitap bu kadar eğlenceli olmazdı. Karakterler daha çeşitli, daha derinlikli ve gelişime açık yaratılsaydı daha iyi bir kitap olabilirdi belki ama tekrar ediyorum, kesinlikle daha eğlenceli olmazdı. Dolayısıyla kitabın bize vadettiğinden daha farklı bir okuma deneyimi sunmuyor oluşu, bu eleştirileri acımasız, daha doğrusu gereksiz bulmama neden oluyor. Evet; kitabın eksiklikleri bunlar ancak bunlara eleştiri olarak değil, en fazla birer tespit olarak katılabiliyorum. 

Böylesi bir popülerliği kaçırmak istemeyen Hollywood anında kolları sıvayıp kitabı sinemaya uyarladı bile. Mark Watney rolünde Matt Damon'ı izleyeceğimiz Riddley Scott'ın yönettiği film ekimde vizyona girecek. Ayrıca fragmanlardan anladığım kadarıyla "edebiyatta derinlik bulamazsa ölecek" hastalığından muzdarip olanlar için iyi de bir haberim var; film uyarlamasında konu biraz daha derinlikli ele alınıyor gibi gözüküyor. Dolayısıyla iyi ancak kitabı kadar eğlenceli olmayan bir film bizi bekliyor diyebilirim. Kitabı benim gibi seven okurlara ise kitaptan aldıkları aynı zevki almayı beklemeden, hikayesini bilmedikleri bir film izliyormuş gibi değerlendirmelerini tavsiye ederim. Film gerçekten leziz gözüküyor zira... (Türkçe altyazılı fragman için böyle buyurun.)

Netice olarak Marslı ziyadesiyle eğlenceli bir kitap ve Murathan Mungan'ın söylediği gibi: "Kitap okumak ilkin bir haz işidir ve polisiye Marslı'yı okumak bana haz verdi."

MarslıAndy Weir - İthaki Yayınları, 416 s.

Pek yakında... Ya da başka bir deyişle; dönüyorum!

Efendim şöyle internette dolanırken benim bir blog'um olduğu ve kendisini çok fena boşladığım geldi aklıma... (Hiç aklımdan çıkmıyordu da bir türlü fırsat olmadı diyelim.) Şaka maka nereden baksan 7 ay olmuş yazmayalı... Gemiydi mezuniyetti derken hemen ardından hayatın tutup "sen planlar yapmaya devam et, ben bildiğimi okurum" diyerek beni hiç aklıma dahi gelmeyecek durumlara sokmasıyla beraber az okuyup hiç yaz(a)mayan büyük kalabalığa katılmış bulundum. Daha açık ifade etmek gerekirse -affedersiniz ama- köpek gibi çalışıyorum efendim, ondandır buraları boş bırakmam. 

Şöyle özetleyeyim; yaptığım kaba hesaba göre (oturup saydım demek istiyorum) 1 Nisan'dan beri sadece 16 günümü İstanbul'da, evimin olduğu şehirde geçirmişim. Devamı Bursa, İzmir, Denizli, Gaziantep, Adana ve Mersin'de mekik dokuyarak, otellerde yaşayarak ve çok çalışarak geçmiş. Şikayet ettiğim sanılmasın, durumumu anlatıyorum sadece. Velhasıl estiler, "haydi yeniden başlayalım bakalım" dedim ben de. Bir de buraya not düşeyim, kendime vazife olsun ilk fırsatta yazmak diye, bir merhaba diyeyim istedim. 

En son nerede kalmıştık? Hah, şurada Tiffany'de Kahvaltı'yı yazmışım, ondan sonra okuduğum ama önce yazdığım Ağaçkakan burada, Yine aynı şekilde Akdeniz'in yazısı burada, Turnalar Sıcak İklimlere Göçüyordu burada ve Biçem Alıştırmaları yazısı da burada. Ayrıca Yalnızlar Mektebi'nin fantastik edebiyat temalı on ikinci sayısında biricik Sevin Okyay'la çok keyifli bir söyleşi gerçekleştirmiştik, kaçıranlar dergiye nereden ulaşabileceklerini buradan öğrenebilirler.  

Yazmaya ara vereli okuduklarım karışık sırayla şu şekilde oldu: Yüzüklerin Efendisi'ni okudum nihayet, başına bir de yeniden Hobbit okuması ekledim. Tutup da hakkında bir bütün yazı yazacak değilim ama Tolkien'a hayran olmamak elde değil gerçekten. 

Sonra Alper Canıgüz kitaplarını bitirdim; Tatlı Rüyalar, Babalar ve Rencide Ruhlar, Gizliajans ve Cehennem Çiçeği. Bilahare haklarında detaylı yazma niyetim olsa da kısaca ziyadesiyle keyifli kitaplardı diyebilirim.

Mahir Ünsal Eriş'in ikinci kitabı Olduğu Kadar Güzeldik de okunanlar arasında; şurada hakkında atıp tuttuğum Bangır Bangır Ferdi Çalıyordu Evde ile kardeş kitap gibi bunlar, sadece kapak tasarımlarıyla değil elbette, içeriğiyle de benzeyen kitaplar. Eriş'in tarzını sevenlerin seveceği, sevmeyenlerin sevmeyeceği bir kitap yani; pek farklı bir şey yok... Ben sevdim, şöyle diyeyim; yazarın meyve suyu kapaklı Dünya Bu Kadar'ı da okunacaklar arasında.

Kraliçemiz Ursula K. LeGuin'in Yerdeniz serisine başladım. Yerdeniz Büyücüsü, Atuan Mezarları ve En Uzak Sahil bitti, serinin dördüncü kitabı Tehanu'da tıkandım kaldım. Bir ara döneceğimi umuyorum ama bu sıralar ağır okumalar yapacak halim yok ne yazık ki... O yüzden elime yeniden ne zaman alırım hiç bilmiyorum. Ağır okuma dediğime bakmayın, alabildiğine keyifli, zengin kitaplar her biri ancak LeGuin'in, şurada bahsettiğim Mülksüzler'inde olduğu gibi, anlatısının sağlamlığını desteklediği enteresan bir dili var. Hem akıcı hem yorucu; hem basit hem karmaşık... Dolayısıyla bu aralar tercihimi daha sürükleyici kitaplardan yana kullanıyorum diyelim. 

Bunlar dışında tam bir facia olarak niteleyebileceğim çok sevdiğim Atilla Atalay'dan Uyuyamadığım'ı okudum bir ara ama hiç değinmeden dönem mizahı kendi döneminde kalmaya mahkum deyip geçiyorum. 

Bir de Barış Bıçakçı'dan Sinek Isırıklarının Müellifi'ni okudum ki kocaman bir "öööf" de onun için gelsin. Sevenleri saygısızlık olarak görmesin lütfen ama bu kadar sinameki, sıkıcı ve -bence- zorlama bir karakterle bu kadar bayık bir hiçbir şey anlatmama durumu nasıl sevildi anlayamadım. Belki ben yanlış zamanda okumuşumdur. Yine de vasat bir modern çağ Turgut Özben'i yaratma çabasından öteye geçemediğini söylemeye devam edeceğim. Hakkını yemek olmaz; Bıçakçı'nın dili özgün ve kaliteli ancak anlatımı, karakterleri ve "hikayesi" kof. Bir ara yazarın Bizim Büyük Çaresizliğimiz'ine de bir şans veririm mutlaka ama yakın bir zamanda değil. 

Son olarak ise -ülkemizde ve dünyada fırtınalar koparan- Andy Weir imzalı Marslı'yı okudum. Hah işte, hakkında iki kelam edilecek kitap diye buna derim! Şaka yapıyorum tabii, hakkında yazacağım ilk kitap o olsa da bir değer ölçütü değil bu durum yani... Şimdi de elimde Harper Lee'den Bülbülü Öldürmek var ve bitmesin diye azar azar okumaya çalışıyorum.

Velhasıl hal böyleyken böyle... Ülke yokuş aşağı freni boşalmış bir kamyon gibi gidedursun, kişisel çabalarımız en fazla yüz yıllık bir zaman diliminde anlamlanmaya çalışırken dünya dönüyor, siz ne derseniz deyin. İnsanlar arası iletişimin giderek azaldığı iletişim çağımızdahahaha... Şaka şaka, çok ciddiye almayın hayatı, valla bak!

Sinebiyat #4

Tiffany'de Kahvaltı veya Özgür Kadına Tahammülsüz Hollywood

Telaşa mahal yok; erkek egemen kültürün sanata sirayet edişini sinema üzerinden ele alıp sosyoloji eserleri vasıtasıyla bir kaynakça oluşturarak sistem eleştirisi yapacak değilim. Yani, tabi, neden olmasın da... Ohoo kim uğraşacak şimdi?! 

Şaka bir yana, sonda söyleyeceğimi başta söyleyeyim: Tiffany'de Kahvaltı, romantik komedi olarak şahane, uyarlama olarak ise tam anlamıyla rezalet bir film. Filmi izlemeden önce kitabını okuma fırsatı bulmuş azınlıktan olmam bu kanıya varmam için yeterli oldu. Kitaptan başlayacak olursak; her şeyden önce novella dünyanın en güzel şeyi değil mi? Sabahları yumurtasını bile "kayısı kıvamında" seven insanlar olarak, hikayenin hafifliğini ya da romanın ağırlığını haiz olmadan var olan novella türüne hak ettiği değeri vermediğimize inanıyorum. 

İlk olarak 1958'de yayımlanan Truman Capote imzalı Tiffany'de Kahvaltı da bir novella. 1943'ün sonbaharında başlayan hikayenin baş karakteri Holly Golightly, on sekiz - on dokuz yaşlarında, taşradan gelip New York kafe sosyetesinin gözdesi olmuş bir kadın. Hikayenin isimsiz anlatıcısı, ya da Holly'nin tercih ettiği isimle Fred, yeni taşındığı Manhattan'daki apartmanda komşusu olur şatafatın içerisinde kişisel mutsuzluğunu unutmaya çalışan bu genç kadının. Hikaye ilerledikçe karakterler yakınlaşır; karakterler yakınlaştıkça da hikaye ilerler böylece... 

Holly Golightly, kendisini pahalı hediyeler veya yüklü çekler ile ödüllendiren zengin erkeklerle sosyalleşerek yaşamını idame ettiren, gösteriş meraklısı ve şatafatı seven bir karakter olarak resmedilse de özünde özgürlüğüne düşkün bir kadındır: Hayatta en nefret ettiği şey kafesler olan, evine doğru düzgün eşya almayacak kadar bağlılıktan uzak duran ve sokakta bulup evine getirdiği kediye bir isim dahi vererek üzerinde hakimiyet kurmak istemeyecek kadar bağımsızlığa tutkun; bu yönüyle edebiyat dünyasında eşine ender rastlanan bir kadın karakter. Hikaye ilerleyip de giderek birbirlerine ısındıkları Fred sayesinde, gerçek yüzünü görmeye başlayana kadar döneminin basmakalıp kadınlarına da bir eleştiri niteliği taşıyor Golightly. Bir röportajında Capote'un tasvir ettiği üzere "bir hayat kadını değil ancak bir Amerikan geyşası" olarak, yüksek sosyetenin hay huyuna kapılan, döneminin modern çağ kadınlarına bir gönderme... 

Sonrasında zaman geçiyor; anlatıcımız Fred'in, biraz da aşkla karışık hayranlığı büyüdükçe, Holly'nin gerçek yüzünü görmeye, içerisinde kopan özgürlük çığlıklarını, ebedi yalnızlık isyanını okumaya başlıyoruz. Böylesi "hafif meşrep" bir kadından beklenmeyecek şekilde varoluş sancısı çeken, içerisinde bulunduğu yüksek sosyal statüyü bir maske olarak taşıyan bir karakter olduğunu sonlara doğru (sürpriz bozan geliyor) her şeyi arkasında bırakıp bir taksiye atlayarak Rio'ya gidişiyle ortadan kaybolması ve hikayenin başında isimsiz anlatıcımızın değindiği, suretinin en son Afrika'da görülen tahta bir heykelcikte ortaya çıkışı dışında hiçbir iz bırakmamış olmasıyla anlıyoruz. (sürpriz bozan bitti)

Benim için Holly'i ve hikayesini değerli kılan bu durum, film uyarlamasında ise esamesi dahi okunmayan bir unsur haline gelmiş ne yazık ki. Yersiz çıkışlarıyla sosyetenin yüzeyselliğine vurduğu darbelerle dikkat çeken, özgürlük düşkünü, vaktinde toplumun ne dediğini umursamadan lezbiyen bir ev arkadaşıyla yaşamış biseksüel bir kadın imajını yok edip "pek de matah olmayan varoluş sancısını" lüksün arkasına saklamaya çalışan, yer yer patolojik boyutta psikolojik sorunları olan ve Fred'e deli gibi aşık hafif bir kadın yaratmışlar filmde. Holly'e sinemada can vererek filmi ve karakteri kültleştiren Audrey Hepburn'ün tüm güzelliği ve duruluğu bir yana, Holly'le aslında pek de alakası olmayan bir seçim olduğunu, kitabı okumadan önce bu kült aktris-rol bileşimini bilmeseydim gözümde canlandıracağım son isim olacağını belirtmek isterim. 

İşin şaşırtıcı yanı ise eserin sahibi Capote'un tüm senaryo ve yapım aşamasında filme dahil olmasına rağmen böylesi keskin "müdahalelerin" vuku bulması. Kendisi de bir eşcinsel olan Capote'un, Hays Code olarak da bilinen Motion Picture Production Code isimli, döneminin Amerikan film endüstrisinde fazlasıyla geçerli olan bir sansür mekanizması sebebiyle anlatıcı Fred'in eşcinselliğine değinilmemesi, Hepburn'e daha çok uysun diye Holly'nin biseksüel ilişkisinin görmezden gelinmesi, hele hele finalde bu güçlü ve bağlılıktan hoşlanmayan kadının koşarak Fred rolündeki George Peppard'a sarılıp "sonsuza kadar mutlu yaşaması" gibi, bir noktada eserin özünü saptıran sansür ve değişikliklere nasıl müsaade ettiğini merak etmemek elde değil. 

Varsayımsal olarak dönemin şartları nezdinde "ya böyle ya hiç" konumunda kalmış olabileceğini düşünebiliriz sanıyorum ki yazarın. Zaten ilk olarak Holly karakterinde Marilyn Monroe'yu görmek istemiş Capote ancak kimi "teknik" şartlar sebebiyle hiç de içine sinmeyerek Hepburn'e "tamah etmek" zorunda kalmış. Hal böyle olunca zaruretten doğan bir kabullenmişlik olabileceğini düşünmek çok da yanlış olmayacaktır belki de. 

Öte yandan tamamıyla Capote'un tasavvuruna ters düşen bir film değil Tiffany'de Kahvaltı. Zira sonradan daha da belirginleştiği üzere karakter nezdinde oldukça otobiyografik izler taşıyan bir hikayeymiş anlatılan. Filmist Blog'un şuradaki yazısında çok güzel ifade edildiği üzere: "Holly, yaratıcısı Capote'a oldukça benzemektedir aslında. Sevimli, eğlenceli ve aidiyet hissini bir türlü yakalayamayan; kalabalıklar içerisinde eğlenceli yüzüyle yer edinmeye çalışan taşralı bir çocuk..." Yani başka bir pencereden bakıldığında filmin bu durumu başarıyla yansıttığını söylemek mümkün. Dolayısıyla bahsettiğim kabullenmişliğin bir yansıması da "olduğu kadar" hissiyatı olabilir. Öyle veya böyle, Tiffany'de Kahvaltı hakkı verilerek uyarlanan bir kitap olmamış. Bu açıdan büyük bir hayal kırıklığı ancak romantik bir film olarak ise sevimli ve keyifli... 

Özellikle son iki yıldır bit pazarına nur yağdıran Hollywood'un durumu keşfedip gerçek bir Tiffany'de Kahvaltı uyarlaması yapması, böylece eserin okurlarına da bir mutlu son bahşetmesi temennisiyle...

Hamiş: Sinebiyat yazılarıyla Ebediyen Edebiyat'ta konuk yazar olmak isterseniz böyle buyurun lütfen.

Köşe Başında Suret Bulan Tek Kişilik Aşk - Güray Süngü

Kafamda bir ampul yandı denir ya. Öyle biraz. Ama biraz da değil öyle. Değişik yani. Şöyle ki benim kafam yok. Kafam olması gereken yerde bir ampul var. Aklıma bir şey geldiğinde yanan bir ampul. Çok korktuğumda da mesela. Çok gülersem ki ben çok gülmem. Ama çok ağladığımda yanan bir ampul. Aslında demek istediğim benim kafam bir ampul. Ampul şeklinde bir kafam var da diyebilirim.
Bir okur olarak "yazarlara duyulan ön yargılar" meselesiyle ilişkim malum. Mevcut düzende, bir yazar veya kitap hakkında bir fikir, bir duygu sahibi olmadan sadece edebiyat düzleminde tanışmak neredeyse imkansız hale gelmiş durumda. Sosyal medya, reklamlar, kitap ekleri, dergiler, bloglar ve kitap dostları aracılığıyla pek çok isim, daha tanışmadan bir şeyler çağrıştırır, bir duygu veya düşünceyi filizlendirir hale geliyor. 

Güray Süngü de bu isimlerdendi benim için: Yazının gidişatını etkilememek için yorum yapmadan kısaca #kimbuyazarlar olarak adlandırabileceğim ve Murat Gülsoy'un şu yazısından ana hatlarını öğrenebileceğiniz mesele vasıtasıyla adını duymuş ve ister istemez bir "yargıya" varmıştım hakkında. Heyhat, çoğu zaman faydasını gördüğüm ön yargıların bu sefer beni yanlış yönlendirmekte olduğunu keşfetmem, yine yukarıda bahsi geçen kitap dostları aracılığıyla oldu.

Köşe Başında Suret Bulan Tek Kişilik Aşk, yazarın üçüncü öykü kitabı; bunların dışında ise dört de romanı mevcut. 2010'da yayımlanan Düş Kesiği ile Oğuz Atay Roman Ödülü'nün, 2011'de yayımlanan Kış Bahçesi ile Türkiye Yazarlar Birliği Roman Ödülü'nün ve 2012'de yayımlanan Hiçbir Şey Anlatmayan Hikayelerin İkincisi isimli öykü kitabıyla da bu sene Necip Fazıl Öykü Ödülü'nün sahibi olmuş bir isim Süngü. Kitaplarının yanı sıra pek çok dergide öyküleri yayımlanmış ve yayımlanmaya devam eden bir yazar.

Yazarla tanışmamıza vesile olan Köşe Başında Suret Bulan Tek Kişilik Aşk'ta ilk dikkat çeken Süngü'nün dili: Çokça oyunlarla süslenen, "gelişine" yazılmış izlenimi bırakan ve hipnotize edici bir üslubu var öykülerin. Bir öyküye başladığınızı, bir de bitirdiğinizi hatırlıyorsunuz bir sonraki öyküye geçerken; arada kalan kısımlar uçucu olmaktan ziyade yazarın sizi soktuğu dünyadan kalan hayal meyal hatıralara dönüşüyor. Bunda, yazarın post-modern tavrının da etkisi büyük; okurla iletişime geçtiği bölümlerde anlatmak istediğini net bir şekilde dile getirdikten sonra gerisini öykünün curcurnası içinde, istediği kadar renklendirerek anlatmayı tercih ediyor. Aynı tavır oyunbaz üslubun da kaynağı oluyor: Akışı bölmeden lafa giren yazar ya kendi kendine ya da okurla "dertleşiyor" bir nevi; sorular soruyor, cevaplar veriyor, düzeltmeler yapıyor ve netice olarak alışılagelmişin dışında bir okur-yazar ilişkisi çıkıyor ortaya. Klişeleşmiş kalıbın ötesinde bir samimiyet doğuyor ve okur, bir parça daha çekiliyor öykünün dünyasına.

Öykülerin temasında iki ana unsur var: Kaybeden aşıklar ve deli bireyler. Bu durum öykü kitaplarında konu bütünlüğünden hoşlanan okurlar için ideal olsa da, benim gibi konu zenginliğini yeğleyenler için biraz sıkıntılı: Küçük hacimli öyküler art arda okunduğunda, sürekli aynı akıl hastanesinin farklı hastalarını veya aynı karakterin farklı zamanlarda, hatta farklı evrenlerde başından geçenleri okuyormuş hissiyatı olumlu pencereden duygu ve tema bütünlüğü, olumsuz pencereden ise tekdüzelik olarak yansıyor. "Kaybeden aşık" temasının son dönemin popüler tarzında, yani bir Mahir Ünsal Eriş veya bir Emrah Serbes tarzında olmadığını belirtmek gerek: Daha muzip, daha az dramatize edilmiş ancak özde aynı acıya sahip karakterler Süngü'nün yarattıkları. "Delilik" ise ters köşelerin ve yer yer fantastik boyutlara ulaşan metafizik öğelerinin hava yastığı konumunda; gerçekçilikten uzaklaşmamak için bir nevi emniyet kemeri görevi üstlenmiş durumda. 

Netice olarak; kırk yıl geçse, kendi kendime okumaya karar vereceğim bir kitap değildi Köşe Başında Suret Bulan Tek Kişilik Aşk. Peşin hükümlerin zaman zaman zararlı olabileceğinin (yeniden) kanıtı oldu bu durum benim için. Neyse ki atomu parçalamak yerine bana tavsiyede bulunan kitap dostlarım var...

Köşe Başında Suret Bulan Tek Kişilik Aşk, Güray Süngü - Dedalus Kitap, 103 s.

Semaver - Sait Faik Abasıyanık

Ya... İyi, halis ipekli mendiller hep böyledir. Avucunun içinde istediğin kadar sıkar, buruşturursun; sonra avuç açıldı mı insanın elinden su gibi fışkırır.
Sait Faik Abasıyanık'ın 1936'da yayımlanan ilk kitabı Semaver. Yazarın kaleme aldığı ilk öyküsü İpekli Mendil de dahil on dört öykü Semaver başlığında, beş öykü de Benimle Beraber Seyahatten Dönenler başlığıyla yayımlanmış elimdeki 32. YKY baskısında. 

Semaver'de, okuduğum diğer Abasıyanık eserleri Mahalle Kahvesi ve Alemdağ'da Var Bir Yılan'a nazaran naif bir "acemilik" göze çarpıyor. Elbette bu, beceriksizlik veya çirkinlik ihtiva eden bir acemilik değil: Yürümeyi yeni yeni öğrenen bir bebeğin acemiliğindeki sevimliliği ve bisiklete yeni binmeyi öğrenen bir çocuğun acemiliğindeki şevk ile mutluluğu andıran bir acemilik durumu. Gelip geçiciliğini belli eden, neticesinde elbet sahibinin ustalaşacağını sezdiren bir acemilik. 

Bu kanıya kaynak olan ilk öğe ise Sait Faik'in kimi öykülerdeki dili. Diğer eserlerindeki gibi sabit ve net değil; farklı anlatım üsluplarını, farklı duygulanımları ve imgelemeleri denediği gözlemleniyor yazarın dil arayışında. Buna rağmen kelimeler fışkırırcasına çıkmış kaleminden; basınca daha fazla dayanamayıp patlayan bir borudan fışkıran su gibi. Yazarın, yıllar sonra yazmaya uzun bir ara verdikten sonra söyleyeceği "Yazmasaydım deli olacaktım" sözü yalnızca yazıdan uzak kaldığı dönem için değil, varoluşundan başlayan bir sancı olarak gösteriyor kendisini bu noktada. 

Konu seçimlerinde hayatın ufak detaylarına eğilmeye o zamanlardan başlamış yazar. Bir semaverden yola çıkarak işçinin hazin öyküsünü, bir gemi maketi yardımıyla öksüz bir çocuğun dışlanmışlığını, yalnız bir gecede sarhoşluğun keyfini anlattığı öyküler mevcut. Bunların yanı sıra ise daha uzun soluklu, kurgu ağırlıklı İhityar Talebe gibi kimi, sonradan edineceği, tarzının dışına da çıkmış hikayeler de yer alıyor Semaver'de. Öykülerin bir  diğer özelliği de belirli bir duyguya yoğunlaşmaktan ziyade hayatın bir yansıması gibi her duyguya yer vermeleri. Kederin tatlılığı, yalnızlığın kekremsi huzuru, mutluluğun mahzunluğu gibi siyah ya da beyaz olmayan, gri tonlarında bir hissiyata sürüklüyor öyküler sık sık. 

Söz konusu Sait Faik gibi bir usta olunca fazla söz söylemek de yersiz kaçıyor haliyle. Sait Faik'siz bir Türk edebiyatı düşünülemeyeceği gibi, onunla henüz tanışmayan bir okur da gün gelip de karşılaştığında pişmanlık duyacaktır geç kalmışlığından. Duymasın; Sait Faik'in öyküleri açar kucağını, affeder...

Semaver Sait Faik Abasıyanık, Yapı Kredi Yayınları - 105 s.

Müzibiyat #21

Elektronik müzikle aram pek iyi değildir. Çılgın bir Guetta dinleyicisi, artık mutat hale gelmiş bir şekilde her sene konsere gelen Tiesto'nun hayranı falan değilim yani. Sevdiğim şarkıların remix'lerinden de dinlediğim pek azdır. Velhasıl elektronik müzik dinleyicisi değilimdir. Ancak kırk yılda bir özellikle hafif caz tınıları da taşıyan öyle bir şarkı çıkar ki karşıma, bıkana kadar dinlenen şarkılardan olur benim için. Mesela şu düzenleme onlardan biri olmuştur. 

Müzibiyat'a konu olan şarkı ise Berlinli DJ NU'nun Man O To'su. Gerçek ismi Fabian Lamar olan sanatçı, artık nasıl karşılaştı bilinmez, Mevlana Celaleddin Rumi'ye ait Sen ve Ben isimli şiirini alıp enfes bir iş çıkarmış ortaya. 


Ghazal Shakeri'nin sesinden en sade haliyle dinleyebileceğiniz şiirin sözleri elbette Farsça. İnternet ortamında dolaşan bir çevirisine göre sözleri ise şöyle:
Saadet zamanı: Avluya doğru oturmuşuz, sen ve benEndamımız çift, suretimiz çift, ruhumuz tek, sen ve benBulandıran palavralardan azade, gamsız bir keyif, sen ve benSen ve ben, ne sen varsın ne de ben, bir olmuşuz aşk elinden
NU'nun, enfes sözlere sahip bu enfes şiirle ortaya çıkardığı iş ise bambaşka bir alemden gelir gibi. Ritmi, düzenlemesi ve solistinin sesiyle, bütün halinde hayatın fonunda çalsın istenen şarkılardan birisi. Keyifli dinlemeler!