Türkçe etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Türkçe etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Kısaca #6

Görece uzun zaman evvel okuduğum, dolayısıyla hakkında uzun uzun yazamayacağım ancak yine de paylaşmak istediğim kitaplar...

Ön Not: Buraları boşladım edebiyatı yapmayacağım daha fazla. Hayat öyle işte arkadaş, zaman ayırabileceğin konuları kendin seçiyorsun. Bazen fedakarlıkta bulunmak işten değil maalesef...


Trendeki Kız

"Zekice yazılmış bestseller'lara karşı zaafım var." demiştim şuradaki Marslı yazımda. Trendeki Kız da bir bestseller, Paula Hawkins tarafından kaleme alınmış ve ülkemizde İthaki Yayınları'ndan yayımlanmış. Maalesef "zekice yazılmış bir bestseller" değil ama...

Tren yolculukları esnasında görüp "stalk"lamaya başladığı bir çiftin de içinde olduğu bir cinayet vakasını aydınlatmaya çabalayan bir "loser"ın hikayesi Trendeki Kız. Israrla İngilizce terminoloji kullanmamın sebebi, konunun tamamen Amerikan "stereotype"ları üzerine kurulmuş olması. Yalnız, hayalperest ve alkolik genç kadının güçlü durma ve kendini toparlama çabaları ile sotelenmiş bir cinayet romanı. Edebi anlamda ise; ortalama bir hikayenin ortalarına kadar sürükleyici ve keyifli, sonrasında vasat en sonunda ise kötü bir romana evrilmesinin hikayesi.

Çok daha farklı ve ilgi çekici olabilecekken "filmini de yaparım ben bunun" düşüncesiyle vasat altına indirilmiş bir kitap gibi duruyor Trendeki Kız -ki filminin çekimleri başlamış durumda. Vakit öldürmek istiyorsanız okuyun derim, derdiniz keyif almaksa pas geçebilirsiniz.

Bülbülü Öldürmek
Epeydir şöyle "edebiyat" kokan kitap okumamıştım ki Bülbülü Öldürmek yetişti imdadıma. Sorsanız ne hatırlıyorsun kitaba dair diye cevap veremem doğru düzgün belki ama o dil, o akıcılık ve o altı dolu kurgu... Benim için edebiyatın olmazsa olmazı üç bileşenini birden barındıran bir kitaptı. 

Harper Lee'nin 1960'da yayımlanan Pulitzer ödüllü romanı Bülbülü Öldürmek, 1962 tarihli filmiyle de üç Oscar kazanmış bir başyapıt. Jean Louse "Scout" Finch adında küçük bir kızın başından geçen, döneminin ırkçılık problemine odaklanan bir roman. Kitapla alakalı ilgimi en çok çeken hususlardan biri ise kitabın baş karakterlerinden biri olan, Scoutlar'ın kapı komşusu Dill'in, Lee'nin gerçek hayatta kapı komşusu olan yazar Truman Capote'dan esinlenerek yaratıldığı bilgisi oldu.

2015'in edebiyat olaylarından biri olan, yazarın ikinci kitabı Tespih Ağacının Gölgesinde, ilk kitabın ardından 20 yıl sonrasını anlatan ve okuma listemde yer alan bir kitap. Onun hakkında da iki kelam etmeden duramam diye düşünüyorum... Kısaca; Bülbülü Öldürmek herkesin mutlaka okuması gereken kitaplar arasında.

Sinek Isırıklarının Müellifi

Allah aşkına sıkılmadınız mı şu kaygılı, ince ruhlu adam romantizminden? Oğuz Atay'ın Tutunamayanlar'ının bir pop kültür öğesi halini almasından bu yanan acayip ifrit oluyorum bu arkadaşlara. Bir holdingde beyaz yaka olarak çalışan, mecburiyetten evli ve kalbur üstü arkadaşlarıyla sosyalleşen bir adamın kendisine sorsan ince ruhlu, narin bir "tutunamayan" olduğunu savunması bir tek beni mi rahatsız ediyor?

Vay efendim toplu konutlarda yaşayan, yazar olmaya çalışan çaresiz bir amatör yazarın kendiyle hesaplaşmasıymış. Pardon da bana mı sordun tüm toplumsal baskılara boyun eğerken? Ya da şöyle sorayım; düğünde altınlar takılırken iyi hoştu da sihir ortadan kaybolup eşinin seni anlamayan bir kadın olduğunu anladığında mı yazar olmaya karar verdin? Karar verirken aklın başında değildi de şimdi mi aklın başına geldi, 25'inden sonra?!

Özür dilerim ama "çaresizlik" kavramının bu kadar basite indirgenmesini kabul edemiyorum. Ne hayatlar ne çileler görüyoruz, okuyoruz gerçek hayattan... Ekşi sözlüğün pek popüler şu butonunu armağan etmekten alıkoyamıyorum kendimi sevgili kahramanımız Cemil'e... Ben Bıçakçı'yı anlamadım, anlayacağımı da pek sanmıyorum. Belki Bizim Büyük Çaresizliğimiz'i okurum bir ara ama söz vermiş olmayayım. "Bir kitaptan ne çok şey bekliyorum, değil mi editör hanım, tıpkı bir kadından beklediğim gibi” cümlesini yazan bir adamdan beklentim büyük değil, kusura bakmayın sevgili Bıçakçı sevenleri... 

Hızımı alamamışken ekleyeyim: Hakan Günday'a, Murat Menteş'e tüh-kaka deyip Sinek Isırıklarının Müellifi'ne "şaheser" muamelesi yapmak tam anlamıyla hipokratlıktır, iki yüzlülüktür. Sizi anlatmadığını düşündüğünüz, ergence bulduğunuz aforizmalara burun kıvırıp sizi anlattığını düşündüğünüz romantik aforizmalara alkış tutmak riyakarlıktır. "Aforizma kasmak" ne biçimde olursa olsun çirkindir, edebiyata vurulan hançerdir. Aldanmayınız.

Hamiş: Ruhsuz bir adam mı oluyorum nedir, onu da merak etmeden duramıyorum ya, hayırlısı...

Saatleri Ayarlama Enstitüsü - Ahmet Hamdi Tanpınar

Ne kadar garip mahlûklarız? Hepimiz ömrümüzün kısalığından bahsederiz; fakat gün denen şeyi bir an evvel ve farkına varmadan harcamak için neler yapmayız?
Ahmet Hamdi Tanpınar'ın ilk olarak 1954 yılında tefrikalar halinde yayımlanan daha sonra 1962'de kitap haline getirilen eseri Saatleri Ayarlama Enstitüsü, Türk Klasikleri dendiğinde akla ilk gelene eserlerden birisi...

Bu kadar çok irdelenen, hakkında pek çok makale yazılmış böylesi kültleşmiş bir kitap hakkında haddimi aşmadan yorumda bulunmak elbette çok zor. Mamafih bir kaç cümleyle düşüncemi belirtmeden geçemeyeceğim.

Saatleri Ayarlama Enstitüsü, başkarakterimiz Hayri İrdal'ın anıları şeklinde kaleme alınmış. Enteresan hurafeler ve batıl inançlarla dolu çocukluğunu fakirlik ve sıkıntılarla geçiren İrdal, bir süre de saatçi çıraklığı yapıyor. Askere gidip geldikten sonra hayatının bu mistik evresinden bir nebze kurtulmuş olsa da yokluk yakasını hiçbir zaman bırakmıyor. Bu esnada bir aile dostları vesilesiyle başı belaya giriyor ve bir süre adli tabip Dr. Ramiz'in psikanaliz tedavisine maruz kalıyor. Tedavisinin bittiği ve karısını kaybettiği için ikinci evliliğini yaptığı sıralarda ise doktor vasıtasıyla bir diğer kahramanımız Halit Ayarcı ile tanışıyor. Gerçek hayatta günümüzde de sık sık karşılaştığımız insanlardan olan biraz hayalperest biraz üçkağıtçı Ayarcı, Hayri İrdal'ın saat bilgisinden esinlenerek meşhur Saatleri Ayarlama Enstitüsü'ne can veriyor. Teorik olarak amacı ülkedeki tüm saatleri aynı ayara getirerek, saatler arasındaki farktan doğan kaybı engellemek olan bu kuruluş, tahmin edeceğiniz üzere pek çok kişiye çıkar sağlamaktan başka bir amaç gütmüyor elbette. Enstitü sayesinde lüks ve konfora kavuşan İrdal ise gerçek ve yalan arasında sürekli bocalıyor...

Temel olarak kitabın konusu bu şekilde olsa da, Saatleri Ayarlama Enstitüsü gözüktüğünden çok daha farklı anlamlara sahip bir eser. Özellikle şiirlerinde sembolist bir yaklaşım benimseyen Ahmet Hamdi Tanpınar, bu eserini de şiirlerinden ayrı tutmamış ve subliminal mesajlar, göndermeler ve metaforlarla bezemiş. Yine temel kanıya göre bu sembolizm ile ülkenin girdiği yenilenme süreci vasıtasıyla bireyin, dolayısıyla bir bütün toplumun, doğu ile batı kültürü arasında ikilemde kalmasını hiciv yöntemiyle eleştirmiş. Temel kanıya göre diyorum çünkü pek çok farklı yorum da mevcut; toplum ve insanın medenileşme çabasından ziyade geçmiş ve gelecek arasında ikilemde kalması veya Tanpınar'ın esasında hayatın gerçeğini, varoluşu araştırdığı gibi düşünceler de bulunmakta. Elbette tüm bu kanaatlerden bağımsız olarak dikkatle okuduğunda, okur da bu sembolizm için alternatif anahtarlar bulacaktır.

Söylediğim gibi kitap hakkında söylenmiş yine de söylenecek çok fazla söz var. Tanpınar hiciv, mizah, gözlem, kurgu ve öngörü konularında öyle başarılı bir iş çıkarmış ki yazılmasının üstünden 50 yıl geçmesine rağmen hala güldüren, hala düşündüren ve hala geçerliliği olan "zamansız" bir kitap Saatleri Ayarlama Enstitüsü. Romanın dili yazıldığı dönemin bir getirisi olarak biraz ağır elbette. Aslında kitabın bütününde bir ağırlık yok ancak eski kelimelerin çokluğu kimi zaman zorlayıcı olabiliyor. Yine de özellikle başlarda bu zorluğa aldanmamak gerek zira bir noktadan sonra çok rahat alışıyorsunuz. (Eserle ilgili sözlük çalışmama buradan ulaşabilirsiniz.)

Dergah Yayınları benim okuduğum 7. baskısında (başka hangi baskılarında var bilmiyorum) kitabın sonuna eserle ilgili üç de makale koymuş ki sahiden benim açımdan çok aydınlatıcı oldular. Kitabı okumayı planlayıp da henüz almamış olanlara bu hususa dikkat etmelerini; hali hazırda elinde makaleleri içermeyen bir basım olanlara da internet üzerinden -özellikle Berna Moran'ın kaleme aldığı- makalelere ulaşmalarını şiddetle tavsiye ederim. Özellikle kuram üzerine merakı olanlar, eseri okuduktan sonra, farklı bakış açılarının tek bir esere nasıl da çeşitli misyonlar yükleyebildiğine şaşıracağına eminim.

Kitabı okumuş olanlar için, sondaki makalelerden öğrendiğim enteresan bir bilgiyi de paylaşmak istiyorum: "Turan Alptekin, Bir Kültür Bir İnsan adlı kitabında, Halit Ayarcı'nın ağzından Dr. Ramiz'e yazılmış İrdal hakkında bir mektup yayınlıyor. Bu mektuba göre İrdal, aslında Ramiz'in tedavisindeki bir paranoya hastasıymış. İrdal'ın anı biçimde yazdıklarını, Ramiz onun ölümünden sonra kağıtları arasında bulmuş ve Ayarcı'ya yollamış. O da bunları yayımlamasını önermiş." Bu durum, Moran tarafından oldukça kafa karıştırıcı bir unsur olarak bulunsa da,  Tanpınar'ın devrimleri eleştirdiği için başına bir iş açılabileceğini düşünerek kitabın başına ya da sonuna eklemek üzere kaleme almış olabileceği söyleniyor. Böylesi yarı-gizemli bir durumun mevcudiyeti benim özellikle çok hoşuma gitti...
 
Ayrıca Saatleri Ayarlama Enstitüsü, 1998 yılında özellikle spor yazarı kimliğiyle tanınan Ahmet Çakır tarafından tiyatroya uyarlanmış ve Çakır bu uyarlama ile Yunus Emre Ödülü'nü kazanmış. Eser ayrıca 2008-2009 sezonunda, bu sefer Özgür Yalım uyarlamasıyla İstanbul Devlet Tiyatrolarında sahnelenmiş.

Velhasıl kelam; modern Türk edebiyatının öncüsü olarak görülen bu klasik eser, her kitap sever tarafından mutlaka -en az bir kez- okunmalı kanaatindeyim. Hayri İrdal ve Halit Ayarcı başta olmak üzere bilmeden tanıdığınız, tanımadan sevdiğiniz karakterleri fark ettikçe ve zaman üzerine her düşünmenizde Tanpınar'ı tekrar tekrar yad edeceksiniz.

Saatleri Ayarlama Enstitüsü - Ahmet Hamdi Tanpınar, Dergah Yayınları - 422 s.

Beyoğlu Rapsodisi - Ahmet Ümit

Gerçek şuydu; Aladağlar’daki o gece bende aşk bitmişti. Bitsindi, kimin umrunda, Sermet’i seviyordum. Onunla sonsuza kadar birlikte yaşayabilirdim. Ne derlerse desinler, aşk, yaşamdaki en önemli duygu değildir. Aşk kaypak, sahte, kalıcılığı olmayan, tutarsız bir güdüdür. Sermet’in ölümü bunu öğretti bana. Keşke aşkın kibrine aldanıp, onu aşağılamasaydım, keşke ona her insanın korkabileceğini, her insanın panikleyebileceğini anlatsaydım. Fakat yapmadım. Sustum, onu susarak suçladım.
Son kitabı Sultanı Öldürmek ile yine her yerde karşımıza çıkan Ahmet Ümit'in 2003'de yayımlanan ve oldukça ses getiren bir romanı Beyoğlu Rapsodisi.

Daha önce Bab-ı Esrar'ını okuduğum Ahmet Ümit, kabul etmek gerekiyor ki Türk polisiyesi denince akla gelen ilk isimlerden birisi ancak bir polisiye sever olarak Ahmet Ümit'i -üslup ve akıcılık gibi teknik özellikleri bir kenara bırakırsak- polisiye alanında pek başarılı bulduğum söylenemez. Belki iki kitap net bir yargıya varmak için biraz erkendir, bilemiyorum. Yine de daha fazla Ahmet Ümit okuyacağımı sanmıyorum.

Beyoğlu Rapsodisi, adından da anlaşılacağı üzere Beyoğlu'nu fon alan bir hikayeyi anlatıyor bize. Selim, Kenan ve Nihat'ın Galatasaray Lisesi'nde başlayıp, yetişkinliklerinde devam eden dostluklarını ve bir gün bir fotoğraf sergisiyle hayatlarının değişmesini okuyoruz. Esasen, bu esnada Beyoğlu bir fon olmaktan çıkıp, neredeyse kitabın baş karakteri oluyor; sokakları, hanları, pasajları, restoranları ve en çok da insanlarıyla hikayede baş köşeyi kapıyor...

İstanbul sevgisi artık hemen herkesçe malum olan Ahmet Ümit'in Beyoğlu sevgisine şahit oluyoruz bu sefer de. Bu sevgiyle beraber gelen merak, Ümit'i oldukça iyi bir araştırmaya itmiş olmalı ki mekan hakkında pek çok enteresan bilgiye rastlamak mümkün. Beyoğlu'na ve bahsi geçen mekanlara aşina olanlar içinse, satırları okudukça kendilerini kitabın içinde bulmaları işten bile değil. Mekana olan bu aşinalığa bir de kitabın samimi -ve hatta belki biraz fazla basit- üslubu eklenince oldukça kolay okunabilir bir kitap olarak karşımıza çıkıyor Beyoğlu Rapsodisi.

Bahsettiğim tüm bu olumlu özelliklerin gerisindeyse, polisiye ve edebiyat namına vasatın da altında bir iş bizi bekliyor. İlk iki yüz sayfa boyunca kayda değer tek bir olay bile olmayışı, tanıtım broşüründen fırlamışcasına basitleştirilmiş ve hikayeye yedirilememiş tasvirler, basit diyaloglar ve zorlama tesadüfler bu yönde beklentileri karşılamaktan oldukça uzak kalıyor. Sürprizi bozmamak adına fazla bilgi veremeyeceğim ancak Agatha Christie okurlarını büyük düş kırıklığına uğratacak final ise tüm bunlara adeta mum dikiyor ve yukarıda bahsettiğim gibi Ahmet Ümit'i polisiye edebiyatının başarılı bir neferi olarak görmemi engelliyor.

Okuduğum iki kitabından yola çıkarak şöyle bir kanıya vardım -ki yanılıyor olmam da muhtemel elbette: Ümit, anlatacağı hikayeyi etkileyici kılmak adına bir araç olarak kullanıyor polisiyeyi. Bab-ı Esrar'da, Mevlana ve Şems arasında yaşananları kendi üslubuyla yeniden kaleme alma; Beyoğlu Rapsodisi'nde ise Beyoğlu'nun geçmişini ve bugününü anlatma isteğini okurlar için ilgi çekici kılmak ve hatta kim bilir, belki de satışlarını arttırmak adına polisiyeyle süslüyor hikayeleri... Bu durum, benim gibi gerçek bir polisiye beklentisiyle okumaya başlayanlar için hayal kırıklığı yaratıyor. Halbuki ne zaman başlayıp ne zaman bitirdiğimi hatırlayamayacak kadar akıcı bulduğum Beyoğlu Rapsodisi'ni, sıradan bir öykü beklentisiyle ele almış olsaydım örneğin, daha fazla severdim diye düşünüyorum.

Netice olarak, edebiyat alanında fazla PR'ı yapılan yazar ve kitaplarının, gerçekte o kadar da başarılı olmadığı yönündeki düşüncem bir kez daha doğrulanmış oldu esasen. Birden fazla Ahmet Ümit varmışcasına Türkiye'nin her yerinde imza günleri düzenlenen; metro istasyonlarından, bill-board'lara her yere devasa afişleri asılan bir yazardan beklentilerimi düşük tutmam gerektiği gerçeği ispatlanmış oldu bu vesileyle.

Yine de sıcakların başladığı şu günlerde, elinizden bırakmakta zorlanacağınız, hafif ve akıcı bir şeyler okumak istiyorsanız Beyoğlu Rapsodisi sizin için iyi bir alternatif olacaktır. Beklentilerinizi düşük tutmanız gerektiğini yeniden anımsayarak elbette... 

Beyoğlu Rapsodisi - Ahmet Ümit, Doğan Kitap - 386 s.

Kinyas ve Kayra - Hakan Günday

Bendeki erken yükselişin ve daha hayatın yeni öğrenilmesi gereken yaşta bu noktaya varmış olmamın nedenini bilmiyorum. Belki de ben dünyadan daha hızlı döndüm. Hepsi bu.
Hakan Günday'ın ilk romanı Kinyas ve Kayra, tek kelimeyle "enteresan" bir kitap. Sevip sevmediğime karar veremedim bir türlü; sağlam bir felsefi altyapıya mı sahip yoksa "ergen edebiyatı" diye nitelendirilen anarşist, nihilist söylenmelerin cirit attığı bir kitap mı anlayamadım.

Öncelikle fikri olmayanlar için kısaca kitabın konusuna değinirsem; Günday iki karakterin, Kinyas ve Kayra'nın varoluş felsefesi üzerine düşüncelerini temel alarak maceralarla süslenmiş bir öykü anlatıyor. Karakterlerin Afrika'da başlayıp Türkiye'ye uzanan -klişe bir deyimle- şiddet, uyuşturucu, seks, alkol ve kumar dolu hayatlarında bir mana aradıkları yolculuğun güncesi şeklinde tasarlanmış kurgu. İki karakterin kaleminden okuduğumuz hikaye boyunca, Kinyas ve Kayra'nın sık sık kendilerini arayışlarına şahit oluyoruz. 

Kitabın zaman zaman bende bıraktığı izlenim şöyleydi: "Dünyaya kafa tutabileceğinize inandıran ve daha da önemlisi yazmaya teşvik eden bir roman." Sahiden de, karakterleri tanıyıp, düşünme şekillerini benimsemeye başladığımda -okuduklarından az çok etkilenen bir okuyucuyum da üstelik- kendimi giderek kitaba kaptırmıştım. Ancak bazen de durup "Bu ne şimdi? Buna alenen 'edebiyat parçalama' derler!" diye düşünmeden de edemedim.

Kitap hakkında vardığım son kanaat ise şu oldu: Sayısı pek fazla olmayan "düşünen adamlardan" biri olan Günday, sık sık yaşadığı monologları sürekli not almış. "Neden yaşıyoruz?"dan tutun da, "Matematik gerçekten var mı?"ya kadar pek çok konuda yaptığı farazi tespitleri de yeri geldikçe hikayenin içerisine yedirmeye çalışmış. Yukarıda sözünü ettiğim "Felsefi mi konuşmuş, edebiyat mı parçalamış?" çelişkisine düşme sebebimse, bu birbirinden bağımsız yorumların bazılarının anlamlı, bazılarınınsa zorlama gelmiş olması.

Bunları düşünürken öğrendim ki; Hakan Günday kitabı lise ikiye gittiği yıllarda yazmaya başlayıp, üç-dört yıllık bir süreçte tamamlamış. Bu da tamamen kafamdan uydurduğum tezimin bir yerde doğruluğuna delalet ediyor sanıyorum ki. Bu süreçte yazarın sadece edebi yönü değil, düşünsel dünyası da gelişmiş olmalı ki ergen edebiyatı ile felsefi diyalektik tadını aynı anda yakalamayı başarmış kitapta!

Kitabın yazılış süreciyle ilgili tespit girişimlerimi bir kenara bırakacak olursak, tasvirlerde çok farklı karakterler olarak anlatılan Kinyas ve Kayra'nın, kalemleri arasında bir fark olmayışı beni biraz hayal kırıklığına uğrattı açıkçası. Biri uzun cümleleri seven, dilini kullanmayı çok iyi bilen bir karakterken; diğeri Türkçe'ye o kadar da yatkın olmayan, başarısız bir edebiyatçı olarak tanıtılıyor. Ancak iki karakterin yazdıklarını okurken böyle bir ayrımı fark etmek mümkün olmuyor, yazılanların bir kalemden çıktığı bariz bir şekilde fark ediliyor. Bu noktada, Günday'ın iki farklı karaktere bürünme konusunda başarısız olduğunu düşünmemek elde değil maalesef. Öte yandan, kitap boyunca çizgi filmlerden, romanlara; müzisyenlerden, oyunculara; felsefi akımlardan, siyasi başlıklara pek çok konuda yapılan incelikli göndermeler, fark edildikleri ölçüde okumayı keyifli hale getiriyorlar.

Velhasıl kelam; Kinyas ve Kayra sevenlerinin taptığı, sevmeyenlerinin tiksindiği kadar keskin özelliklere sahip bir kitap değil bence. Yeraltı edebiyatının getirdiği aşırılığı göz ardı edersek, sıradan bir roman olarak nitelendirebiliriz. Bir de devirmeseydi Hakan Günday cümleleri, çok daha güzel olabilirmiş kitap ama... 
Kinyas ve Kayra - Hakan Günday, Doğan Kitap - 567 s.

Az - Hakan Günday

"Anne" diye sayıkladı Derdâ. “Seni bir daha göremeyeceğim”"Olur mu öyle şey? Geleceğim ben yanına. Önce sen bir git, ben sonra geleceğim"Doğru söylüyordu. En azından doğru söylediğini düşünüyordu. Çünkü dünyanın en çabuk geçen, geçer geçmez de en hızla yakalanılan hastalığına sahipti: Umut.
Hakan Günday ismini sık duymaya başladığımdan, yazarın ilk kitabı Kinyas ve Kayra'yı en kısa zamanda okumayı istiyordum ki, son kitabı Az elime geçince dayanamadım ve Günday kitaplarına böylece başlamış oldum.

Az, tokat gibi başlayan bir kitap. Her şey yolunda giderken ana kahramanın birden kendini vurduğu sahneler olur hani kimi kara filmlerde, öyle bir etkiyle başlıyor, sayfalar boyunca da bu etkisinden kurtulamıyorsunuz. On bir yaşında bir tarikat şeyhinin oğluyla evlendirilen korucu kızı Derdâ ile aynı yaşta, mezarlıkta su taşıyarak para kazanmaya çalışan Derda'nın hayatlarının, aslında birbirlerinin hiç farkında olmadan ne kadar birbirine bağlı olduğuna ve nasıl kesiştiğine şahit oluyorsunuz.

Hakan Günday şiddetin dilini çok iyi aktarmış. İşi ajitasyona dökmeden ancak tüm gerçekliğiyle yüzümüze çarpmayı öyle iyi başarmış ki, okudukça gazetelerin yürek burkan 3. sayfa haberlerini mumla arar oluyorsunuz. Derdâ'nın başına gelenler bir nevi çekilebilecek çilenin şahikasını oluşturuyor; artık daha fazlası olamaz dedikçe daha fazlası oluyor ve bir tek acındırmaya yönelik satıra rastlamamanıza rağmen kendinizi Derdâ için hatta gerçek hayattaki Derdâlar için üzülürken buluyorsunuz.

Derda'nın hayatını okumaya başladığımızda ise, Hakan Günday'ın Oğuz Atay'a gösterdiği saygı duruşuna tanık oluyoruz. Oğuz Atay'ın -yaşarken- değerinin bilinmemesini kafasına takan Derda'nın başından geçenler, yavaş yavaş kahramanlarımızın hikâyelerinin de çakışmasının temelini atıyor.

Genel hikâyenin neredeyse omurgasını oluşturan Oğuz Atay ve yapıtlarının sıkça adının geçmesi dışında, Çalıkuşu benzetmesi, Requiem For A Dream göndermesi gibi, çağdaş kültürel ögelerden bahsedilmesi de hikayenin gerçekliğine olumlu yönde katkı sağlıyor. Bu söylediğime bakıp, Oğuz Atay'ı okumadan bir şey anlamayacağınız izlenimine kapılmayın; kendisini ne kadar tanıdığınızın, eserleri, yaşamı hakkındaki bilginizin hiç önemi yok.

Kitabın diline gelirsek, böylesi karanlık bir romandan, karmaşık bir olay örgüsünden beklenmeyecek bir sadeliğe sahip. Okurken, yazarın "içinden geldiği gibi" yazdığı yönünde bir intiba bırakıyor: Cümle yapısını tekrar tekrar kontrol etme ihtiyacı duymadan, "edebiyat parçalamaya" uğraşmadan, sade ve net. Başta belirttiğim, şiddeti aktarmadaki başarısında bu tavrın rolü büyük. Kitabın sertliğinin getirisi olarak bolca küfür içeriyor olduğunu da belirteyim.

Netice olarak, Türk romancılığı adına emin adımlarla ilerlediğini gözlemlediğim, Hakan Günday'dan beklentilerim büyüdü bu kitapla birlikte. Sırası geldikçe diğer kitaplarını da okuyacağım ve beğenip yeni kitaplarını beklemeye başlayacağımdan neredeyse şimdiden emin gibiyim.

Az - Hakan Günday, Doğan Kitap/Roman Dizisi - 360 s.