Roman etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Roman etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Kısaca #6

Görece uzun zaman evvel okuduğum, dolayısıyla hakkında uzun uzun yazamayacağım ancak yine de paylaşmak istediğim kitaplar...

Ön Not: Buraları boşladım edebiyatı yapmayacağım daha fazla. Hayat öyle işte arkadaş, zaman ayırabileceğin konuları kendin seçiyorsun. Bazen fedakarlıkta bulunmak işten değil maalesef...


Trendeki Kız

"Zekice yazılmış bestseller'lara karşı zaafım var." demiştim şuradaki Marslı yazımda. Trendeki Kız da bir bestseller, Paula Hawkins tarafından kaleme alınmış ve ülkemizde İthaki Yayınları'ndan yayımlanmış. Maalesef "zekice yazılmış bir bestseller" değil ama...

Tren yolculukları esnasında görüp "stalk"lamaya başladığı bir çiftin de içinde olduğu bir cinayet vakasını aydınlatmaya çabalayan bir "loser"ın hikayesi Trendeki Kız. Israrla İngilizce terminoloji kullanmamın sebebi, konunun tamamen Amerikan "stereotype"ları üzerine kurulmuş olması. Yalnız, hayalperest ve alkolik genç kadının güçlü durma ve kendini toparlama çabaları ile sotelenmiş bir cinayet romanı. Edebi anlamda ise; ortalama bir hikayenin ortalarına kadar sürükleyici ve keyifli, sonrasında vasat en sonunda ise kötü bir romana evrilmesinin hikayesi.

Çok daha farklı ve ilgi çekici olabilecekken "filmini de yaparım ben bunun" düşüncesiyle vasat altına indirilmiş bir kitap gibi duruyor Trendeki Kız -ki filminin çekimleri başlamış durumda. Vakit öldürmek istiyorsanız okuyun derim, derdiniz keyif almaksa pas geçebilirsiniz.

Bülbülü Öldürmek
Epeydir şöyle "edebiyat" kokan kitap okumamıştım ki Bülbülü Öldürmek yetişti imdadıma. Sorsanız ne hatırlıyorsun kitaba dair diye cevap veremem doğru düzgün belki ama o dil, o akıcılık ve o altı dolu kurgu... Benim için edebiyatın olmazsa olmazı üç bileşenini birden barındıran bir kitaptı. 

Harper Lee'nin 1960'da yayımlanan Pulitzer ödüllü romanı Bülbülü Öldürmek, 1962 tarihli filmiyle de üç Oscar kazanmış bir başyapıt. Jean Louse "Scout" Finch adında küçük bir kızın başından geçen, döneminin ırkçılık problemine odaklanan bir roman. Kitapla alakalı ilgimi en çok çeken hususlardan biri ise kitabın baş karakterlerinden biri olan, Scoutlar'ın kapı komşusu Dill'in, Lee'nin gerçek hayatta kapı komşusu olan yazar Truman Capote'dan esinlenerek yaratıldığı bilgisi oldu.

2015'in edebiyat olaylarından biri olan, yazarın ikinci kitabı Tespih Ağacının Gölgesinde, ilk kitabın ardından 20 yıl sonrasını anlatan ve okuma listemde yer alan bir kitap. Onun hakkında da iki kelam etmeden duramam diye düşünüyorum... Kısaca; Bülbülü Öldürmek herkesin mutlaka okuması gereken kitaplar arasında.

Sinek Isırıklarının Müellifi

Allah aşkına sıkılmadınız mı şu kaygılı, ince ruhlu adam romantizminden? Oğuz Atay'ın Tutunamayanlar'ının bir pop kültür öğesi halini almasından bu yanan acayip ifrit oluyorum bu arkadaşlara. Bir holdingde beyaz yaka olarak çalışan, mecburiyetten evli ve kalbur üstü arkadaşlarıyla sosyalleşen bir adamın kendisine sorsan ince ruhlu, narin bir "tutunamayan" olduğunu savunması bir tek beni mi rahatsız ediyor?

Vay efendim toplu konutlarda yaşayan, yazar olmaya çalışan çaresiz bir amatör yazarın kendiyle hesaplaşmasıymış. Pardon da bana mı sordun tüm toplumsal baskılara boyun eğerken? Ya da şöyle sorayım; düğünde altınlar takılırken iyi hoştu da sihir ortadan kaybolup eşinin seni anlamayan bir kadın olduğunu anladığında mı yazar olmaya karar verdin? Karar verirken aklın başında değildi de şimdi mi aklın başına geldi, 25'inden sonra?!

Özür dilerim ama "çaresizlik" kavramının bu kadar basite indirgenmesini kabul edemiyorum. Ne hayatlar ne çileler görüyoruz, okuyoruz gerçek hayattan... Ekşi sözlüğün pek popüler şu butonunu armağan etmekten alıkoyamıyorum kendimi sevgili kahramanımız Cemil'e... Ben Bıçakçı'yı anlamadım, anlayacağımı da pek sanmıyorum. Belki Bizim Büyük Çaresizliğimiz'i okurum bir ara ama söz vermiş olmayayım. "Bir kitaptan ne çok şey bekliyorum, değil mi editör hanım, tıpkı bir kadından beklediğim gibi” cümlesini yazan bir adamdan beklentim büyük değil, kusura bakmayın sevgili Bıçakçı sevenleri... 

Hızımı alamamışken ekleyeyim: Hakan Günday'a, Murat Menteş'e tüh-kaka deyip Sinek Isırıklarının Müellifi'ne "şaheser" muamelesi yapmak tam anlamıyla hipokratlıktır, iki yüzlülüktür. Sizi anlatmadığını düşündüğünüz, ergence bulduğunuz aforizmalara burun kıvırıp sizi anlattığını düşündüğünüz romantik aforizmalara alkış tutmak riyakarlıktır. "Aforizma kasmak" ne biçimde olursa olsun çirkindir, edebiyata vurulan hançerdir. Aldanmayınız.

Hamiş: Ruhsuz bir adam mı oluyorum nedir, onu da merak etmeden duramıyorum ya, hayırlısı...

Turnalar Sıcak İklimlere Göçüyordu - Hacer Yeni

Hiçbir şey senin değildir. Buradaysan bilirsin. Neyin olursa olsun, ancak gönül ekersen gönül biçersin. Arar ve bulursun. Bilirsin ki kısmeti bağışlar gökler ancak buna layık olmadığında her şey un ufak olur bozkıra karışır. Sen bir yere gidemesen de ruhun seni terk eder, yollara düşer. Şanslıysa bir güvercin kanadına girip aşıkların kabesine kadar uzanır, eksik olan yerlerini tamam eder. Başka bir bedende yaşar gider. Ve en sonunda her şey aslına rücu eder.
Her şeyden önce; neredeyse Ferit Edgü'nün "Eylülün Gölgesinde Bir Yazdı"sı kadar güzel bir isme sahip Turnalar Sıcak İklimlere Göçüyordu. İsmini duyar duymaz aklıma Hüsnü Arkan'ın Rojin'le beraber söylediği Dağlar şarkısı geldi: "Dağlar ne vakittir turna görmedi..." diyordu şarkıda, acaba Hacer Yeni de ne vakittir turna görülmeyen dağları mı anlatıyordu? Böyle yersiz ve büyük beklentilerle aldım kitabı elime; elbette aynı büyüklükte oldu hayal kırıklığım da...

Hacer Yeni genç bir kalem: İlk kitabı Bir Dilek Tut 2011'de, ikinci kitabı Metres Rezidans 2013'de yayımlanan; daha önceleri ise ELLE'de muhabirlik ve editörlük yapmış bir isim. Turnalar Sıcak İklimlere Göçüyordu'da, varlıklı ailesinin imkanlarının, "kendisi için bir hapishaneye dönüştüğünü" fark etmesiyle çareyi "kaçmakta" bulan genç kadın Eda'nın hikayesini anlatıyor: Kapadokya'ya kaçışının bir nedeni bulunmasa da aradığı devayı bozkırın renklerinde, ahlar ağacında ve vazgeçilmez tutkusu gökyüzünde buluyor Eda; taksici Hüseyin'le, evlerinin bahçesindeki peri bacasında yaşayan Seher ve büyüyemeyen kuzuyla, kasabanın bir başka burjuva sakini Seyit'le burada tanışıyor ve "dert"lerine derman buluyor. 

Allah başka dert vermesin tabi... Eda, tam da ağzına terlikle- pardon, gümüş Chanel sandaletle vurulası bir karakter zira. Yazarın, okuryazar.tv'ye verdiği şu röportajda "...'cosmo girl' olması için bütün şartlar mevcutken, yazgısının buna izin vermemesi söz konusu" demesine rağmen tam bir "cosmo girl" ne yazık ki. "Ne yazık ki" çünkü yaşadıkları başka bir karakterin başına gelseydi çok daha farklı ve çok daha leziz bir hikaye çıkabilirdi ortaya. 

Genellikle "Ay şekerim bastı beni buralar, şöyle bi Tibet'e huzur bulmaya ya da Erciyes'e doğayı seyretmeye gideyim diyorum" şeklinde tezahür eden, "zengin metropol kadını duyarlılığı" olarak niteleyebileceğimiz dertler, başkarakterin kaçıp gitmeyi kafasına koyduktan sonra kısa bir süre için nereye gideceğini bilememesi nedeniyle daha büyük bir anlam kazanmıyor öncelikle. Kitap boyunca, tamamen iyi niyetle, başkarakterin bu arayışının, bu sancısının altı doldurulacak, bir anlam kazandırılacak diye bekledim ancak maalesef hep aynı Elif Şafak veya The Secret tarzı yavan mistizm örtüsü altında kaldı hikayesi. Aynı zamanda hayatının erkeğiyle karşılaştığında hep aynı şeyleri giyiyor olmaktan rahatsızlık duyan, yatak odasının tavanında yer alan freskteki topluluğa beyaz Alaia elbisesiyle katıldığını hayal eden (ayaklarında da Chanel sandaletleri varmış) bir karakter olunca karşımızdaki; "cosmo girl" kimliğinden değil sıyrılmak, daha fenası olan "riyakar cosmo girl" kimliği kazanmış oluyor. Buna bir de cevap verilmeyen sorularla bezeli, fazla dramatize edilmiş garip diyaloglar eklenince eserin geriye kalan tüm güzel öğelerinin üstüne devasa bir gölge düşüyor. 

Başkarakterin sığlığı sirayet edip de eserin bütününü derinlikten yoksun bırakmasaydı çok daha güçlü ve keyifli bir hikaye çıkabilirdi ortaya halbuki. Özellikle, yazarın hakim olduğunu sezdirdiği Alevi kültürüne ait temalar ana kurgudaki yüzeyselliğin kurbanı oluyor: Aleviliği çağrıştırdığı için devlet eliyle adları "aşık" olarak değiştirilen, ellerinde saz, köy köy dolaşan "ışıkçılar", başlangıcıyla kadere sitem ettiren Seher ile Ali'nin aşkı ve taksici Hüseyin'in hikayesi gibi temalar, tek başlarına veya başka bir üst metinle bir araya geldiklerinde hikayeyi bambaşka boyutlara taşıyabilecek güce sahip. İlaveten yazarın, kullandığı basit ancak akıcı dil ve gizemli kurgu konusundaki başarısı da çok daha belirgin bir şekilde gösterebilirdi kendisini başka şartlar altında.

Ne yazık ki tüm bu detayların ve güzelliklerin bir nevi "harcanmış olduğu" hissiyatı oluşuyor kitabı bitirip de kapağını kapattığınızda. Biraz fazla müşkülpesentlik ediyor olabilirim, belki de beklentimin yüksekliğiyle alakalıdır bu durum ancak öyle ya da böyle; çok daha doyurucu olabilecekken vasatın altında kalmış bir kitap Turnalar Sıcak İklimlere Göçüyordu. Bu kadar dırdır etmeme rağmen takip edeceğim, bambaşka hikayeler anlatabilecek potansiyele sahip olduğuna inandığım bir isim oldu Hacer Yeni. Ne diyeyim, yeni kitaplarda görüşmek üzere!

Turnalar Sıcak İklimlere Göçüyordu, Hacer Yeni - Koyu Kitap, 247 s.

Akdeniz - Panait Istrati

Başkalarının ıstırabı karşısında insan yüreği bu kadar duygusuz kalırsa her şey boşunadır. Varsayımlar hiçbir şeyi değiştiremeyecek. Bunlar dünyaya yalnızca bir sözde adalet getirecek, yoksa adaletin kendisini değil. Merhametle birlikte, adaleti insanlar arasında egemen kılacak yalnız dinler vardı. Oysa dinler iflas etmiştir. Ve ölüler bir daha dirilmez. 
"Balkanların Maksim Gorki'si" olarak anılan Romen yazar Panait Istrati bizim neslin değil belki ama bir neslin hayatında önemli bir yere sahip. Özellikle arkadaşlık, dostluk üzerine yazdıklarıyla bir dönemin en sevdiği yazarlar arasında yer alan bir isim.

Istrati, yazdıklarıyla olduğu kadar çetrefilli yaşam öyküsüyle de dikkat çekiyor: 1884'de, İbrail'de çamaşır yıkayarak geçinen köylü bir anne ile kaçakçı bir babadan, evlilik dışı bir çocuk olarak dünyaya gelir ve daha bir yaşına gelmeden babasını kaybeder bir çatışma esnasında. Gençlik çağına geldiğinde uzun yıllar sürecek kaçak yolculuklarına başlar; gemilerle, trenlerle, kamyonlarla Suriye, Lübnan, Mısır, İtalya, Yunanistan gibi ülkeler, Şam, İstanbul, Beyrut gibi şehirlere gidiş gelişlerle geçer yirmi yılı. Bu dönemde yapmadığı iş yoktur neredeyse; amele, badanacı, hamal, çilingir, makinist, börekçi, garson, tabelacı, fotoğrafçı... 
Bulduğu bir sözlükten Fransızca öğrenir. Sosyalist hareketin basın-yayın cephesinde görev aldığı yıllar hapisle sonuçlanır. Çıktıktan sonra intihar girişiminde bulunur, başarılı olamaz. Rusya ziyaretiyle politikaya olan inancı yıkılır. Kadınlara hiçbir zaman güvenememiştir zaten, iki başarısız evlilik deneyimi olur. Kısacası tam bir "anlatsa roman olur"dur hayat hikayesi...

Zaten anlatmıştır ve roman da olmuştur: Istrati'nin hepi topu iki elin parmaklarını zor geçen külliyatının neredeyse tamamı otobiyografik izler taşır. "Baragan'ın Dikenleri"nde örneğin, doğumundan sonraki on üç yılını geçirdiği İbrail günlerini anlatır. Anılarını Kodin, Angel Dayı, Arkadaş ve Akdeniz başlıklı dört kitapta bir araya getirdiği karakteri Adrian Zograffi'nin hayatı ise kendi hayatıyla öyle örtüşür ki kimi olağanüstü olayların gerçekten yazarın başından geçip geçmediğini merak edersiniz. 


Adrian, Akdeniz'de, ismiyle müsemma, coğrafyanın ve iklimin tüm izlerini taşıyan maceralar yaşıyor. Romanya'dan Mısır'a doğru çıktığı yolculukta evden kaçan kızı Sara'yı arayıp bulmak ve geri götürmek için Mısır'a gitmekte olan Musa ile kurduğu dostlukla değişiyor planları: Sara'yı ararken ve bulduktan sonra yakalarını bırakmayan yoksulluk, kurulan hayallerin sürekli kötü insanlarca sekteye uğratılması ve Adrian'ın "arayış" için çıktığı yolculuktan beklediğini bulamaması ile sonlanıyor kitabın Gündoğusu başlıklı ilk bölümü. Günbatısı isimli ikinci bölümde Adrian çok sevdiği Akdeniz'i arkasında bırakarak Şam'a gidiyor, bu sefer de toplumun yozluğu ve kültürsüzlüğü ile başa çıkamıyor ve çareyi anavatanına, İbrail'e dönmekte buluyor. Ne var ki yoksulluk ve kara talih burada da bırakmıyor peşini... 

Bütün bu çaresizlik ve sefilliğe karşın karanlık bir kitap değil Akdeniz. Adrian, tıpkı yaratıcısı Istrati gibi, hayata nasıl bakması gerektiğini kavramış bir karakter. Çektiği tüm sıkıntılara rağmen anlardan zevk almaktan vazgeçmiyor; gün doğumuna karşı fokurdatılan nargilede, bir kadeh rakıda, güzel bir yemekte yaşamın güzel yanını görebilmeyi başarıyor. Öte yandan hareket ve düşüncelerini toplumsal algının doğru ve yanlışlarıyla değil, kendi doğru ve yanlışlarıyla yargılıyor ve bunu yaparken dürüstlüğünden ödün vermiyor, sık sık da dürüstlük vurgusu yapıyor. Sefaletinden bir mağdur edebiyatı çıkartmıyor, "fakir ama gururlu" rolü kesmiyor söz gelimi ve şöyle diyor: "...Bu insanlara ve onların mutluluklarına haset etmiyorum, ama benim ve benim gibilerin sefaletinin bir yaşam biçimi örneği olması gerektiğini de söylemiyorum. Seçmek elimde olsaydı, refahı yoksulluğa yeğlerdim.

Çaresizlik, hayat şartları ve arayışın Adrian'ın hayatında ikinci planda kalmasını sağlayan kavramlar ise şüphesiz arkadaşlık ve dostluk. Çocukluk arkadaşı Mihail'den Musa'ya, piyanist Bianchi'den Simon'a yalnızlığını ve kendi başınalığını unutturacak her isme sıkıca sarılıyor Adrian, bunu itiraf etmese de. Kendi başının çaresine bakmayı bilen, somut anlamda yalnızlığı seven Adrian, arkadaşlarının ve dostlarının yakınında ya da uzağında olmalarına bakmaksızın varlıklarından şüpheye düştüğü vakit hayatın güzelliğinden de şüphe duymaya başlıyor. Aynı şehirde olup görüşemese de, uzak diyarlarda olup mektuplaşamasa da dost edindiği birilerinin, bir arkadaşının var olduğunu bilmek istiyor her daim; yaşamı değerli kılanın, insanı ebedi yalnızlığından alıkoyanın, kollayanın bu mevcudiyet olduğuna inanıyor. 

Bunların dışında başka kavramlara dair bir çift söz söylemekten de geri durmamış Istrati. Sanatçı olmak üzerine "Başaramadığım takdirde, hayatımı kendime zehir etmek pahasına kendimi ille sanatçı yapmaya zorlamaktansa, sanatçı olmamayı yeğlerim. Çünkü, bunca diğer örneklerden biliyorum ki, insan her ne pahasına olursa olsun, sanatçı olmayı aklına koydu mu, artık yalnız bu amaç uğrunda yaşar" diyerek yaşamı boyunca kendisine yazması konusunda ısrar eden çevresine cevap verdiğini söyleyebiliriz örneğin. 

İnanca dair, din ve insan konusundaki sert çıkışlarını ise şu kısımla özetleyebiliriz sanıyorum ki: "O bir haham bulmaya gitti, ben de bir papaz. Öğleyin ikimiz de ellerimiz boş olarak buluştuk. Onun hahamı yalnız yardımda bulunmayı reddetmekle kalmış, ama benim papaz üstelik az kalsın bana dayak attıracaktı. Arkadaşım: 'Gördün mü,' dedi. 'Mazlum İsa boş yere yeni bir din çıkarmış. Hemcinslerine karşı sert davranmak için eskisi yeterliydi.'" 

Istrati'nin dili ise o kadar sade, o kadar sakin ve o kadar estetik ki kitabı okurken öyküsünün dışında insanı Akdeniz'de hissettiren biraz da bu olabilir diye düşünmemek elde değil. Mevsim kışa döner, havalar giderek soğurken Akdeniz'in iyot kokan havasını solumak, sıcağıyla kemiklerinizi ısıtmak isterseniz Istrati'yle çıkın bu yolculuğa... 

Hamiş: Yalnızlar Mektebi'nin raflarda yerini çoktan almış olan 9. sayısında "Panait Istrati ve arkadaşlık" temasını ele aldık. Yalnızlar Mektebi'ne ulaşabileceğiniz yerleri buradan öğrenebilir,  TÜYAP Kitap Fuarı'nı ziyaret ederseniz de Dedalus Kitap standından dergiye ulaşabilirsiniz

Akdeniz, Panait Istrati - Varlık Yayınları, 175 s.

Ağaçkakan - Tom Robbins

"Yaşadığın çağın seni kurban etmesine izin verme. Bizi çökertecek olan, yaşadığımız dönem olmadığı gibi, toplum da değil. Suçu topluma atarsan o zaman çözümü toplumda ararsın. Tıpkı Çevre Şenliği'ndeki zavallı ruh hastaları gibi. Günümüzde bireyleri ahlaki sorumluluktan aklayıp onlara toplumsal koşulların kurbanları muamelesi yapma eğilimi var. Bunu yersen bedelini ruhunla ödersin. Kadınları kısıtlayanlar erkekler değil, eşcinselleri kısıtlayanlar heteroseksüeller değil, siyahları kısıtlayanlar beyazlar değil. İnsanları kısıtlayan, kişilik eksikliği. İnsanları kısıtlayan, kendi filmlerini yönetmek bir yana, o filmde başrol oynayacak büzüğe ya da düş gücüne bile sahip olmamaları."
Pekala, aslında hiçbir şey anlatmayan ama aynı zamanda dolu dolu bir kitap hakkında ne yazabilirim ki? Kitabı kapattığımda aklımda kalanlar Camel paketi, piramitler, dinamit lokumları, kanun kaçakları, ay, daktilo ve kızıl saçlılar oldu. Bütün bunları bir kurgu içerisine yerleştirip metni de oyunlarla süslerseniz ve elde ettiğiniz hikayeyi de kendi düşüncelerinizi kaleme alırken satır aralarına serpiştirirseniz Robbins'in ne yaptığını az çok anlayabilirsiniz. Anlayamadınız mı? Baştan başlayalım...

Ülkemizde daha çok Parfümün Dansı ile tanınan Tom Robbins'in alameti farikası metinlerindeki muziplik. Anlattığı konu ne olursa olsun her daim bardağın dolu tarafından bakmaya çalışan ancak bunu Polyanna'cılık oynayarak değil, olaylara yeri geldiğinde gayet sert de olabilen muzip bir dille yaklaşarak gerçekleştiren bir yazar. Ağaçkakan'da kelime oyunları, tezatlar, ara metinler, ucu açık parantezler, üstü örtülü imalar, edepsiz şakalar ile hikayesini renklendiren Robbins tek bir sorunun cevabını arıyor: Aşkı kalıcı kılmanın yolu nedir? 

Yirminci yüzyılın son çeyreğinde yani "batı uygarlığının rahatsız edecek denli hızlı ama fazla heyecan vermeyecek denli de yavaş düşüşe geçtiği" zamanlarda yıkılmış bir krallığın varisi Prenses Leigh-Cheri ile meşhur kanun kaçağı Bernard Mickey Wrangle'ın, nam-ı diğer Ağaçkakan'ın tesadüfler sonucu tanışmaları ve birlikte gerçek aşkın peşine düşmelerinin hikayesi Ağaçkakan. Aklınıza drama yüklü, ağdalı bir aşk öyküsü gelmesin sakın! Hayatın sırrını Camel paketinde çözmeye çalışan, arsızca cinsellliğe düşkün bir prenses ile kızıl saçlıların insanlığın kurucuları olduğuna inanan ve dinamit lokumları var olduğu müddetçe yaşamaya değeceğini düşünen bir kanun kaçağının hikayesi neticede bu. Öyle absürt, öyle olağan dışı bir hikaye...

Benim gibi Robbins'le tanışmaları bu kitapla gerçekleşenler ilk başta biraz yadırgayabilir yazarın tarzını. Konudan konuya sıçrayan, hiçbir şey anlatmadığı halde çok söz söyleyen, hikayenin nasıl ve nereye bağlanacağı kestirilemeyen girizgahta "çok geç olmadan bıraksam mı acaba?" düşüncesi bile oluşabilir kafanızda. Tavsiyem; eğer bir noktadan yakalamayı başardıysa yazar sizi -ama anlattıklarıyla ama üslubuyla- bu düşünceye direnip devam etmeniz zira ilerledikçe vadettiğinden fazlasını sunduğunu göreceksiniz. Yok eğer hiçbir şekilde size hitap etmediğine kanaat getirirseniz de o an bırakabilirsiniz kitabı zira ilerledikçe farklı bir hal almayacak gidişat... 

Ağaçkakan'ın beni yakalayan tarafı tamamen yazarın üslubuydu. Karakterlerin ve hikayenin absürtlüğü zaman zaman aşırıya kaçsa da; hikaye, yazarın pek çok farklı konu hakkındaki düşünce ve tespitleriyle sık sık bölünse de bütün metne hakim olan muzip dil ve tepeden bakan ancak aynı zamanda boş veren bakış açısı, kitabı sıkılmadan ve eksilerini görmeden okumama vesile oldu. Zaman zaman zorlama gözükse de oldukça eğlenceli, bitmek bilmeyen betimlemeleriyle, toplum ve birey ilişkisine gerçekçi yaklaşımlarıyla, basmakalıp aşk tariflerini tiye alırken aşkın kendisine gösterdiği saygıyla ve daha da uzatılabilecek pek çok sebeple leziz bir roman. Öte yandan bütün bunlar farkı bir hikayeyle, daha az absürtlükle, daha doğrusu daha az zorlama karakter ve olayla ele alınabilir miydi? Elbette alınabilirdi ancak burada bir "hata" söz konusu değil, bir tercih söz konusu kanaatimce. Yani Ağaçkakan'ı Ağaçkakan yapan da bir noktada bu mantık dışılık ile makullüğün bir arada bulunması hali; yazarın, tezattan beslenen hikayesini yine tezata dayalı bir anlatımla desteklemeyi tercih etmesinin neticesi.

Bir iki söz de Türkçe baskısına dair: Öncelikle Fatma Taşkent çeviride olağanüstü bir iş çıkarmış diyebilirim zira tahminime göre orijinal hali de oldukça alengirli olan kitabı çevirirken hiç tökezlememiş; dilin bütün mizahını korumayı, edepli edepsiz bütün kelime oyunlarını layıkıyla çevirmeyi başarmış. Hakikaten bunun altında bir çeviri ile baştan sona katlanılamaz bir kitap olabilirdi Ağaçkakan. Öte yandan Ayrıntı'nın kapak illüstrasyonu ise biraz fazla özensiz geldi bana: Elimdeki dördüncü baskıda kullandıkları, teorik olarak bir ağaçkakan olduğunu tahmin ettiğim ancak kartalı andıran bir kuş, bir dinamit olması gereken ancak bir kağıt rulosunu andıran silindirik şekil, kızıl saçlı bir kadın ve orijinal eserde de yer alan, sigara paketinden devşirme piramit ve palmiye içeren şu kapak yerine beşinci baskıdan sonra orijinal eserdeki çizimi aynen kullanmaları bu durumu pek de değiştirmiyor. 

Robbins tarzı bir tasvirle bitirelim: Ağaçkakan, kendisi leziz sosu yavan bir makarna. Ağaçkakan, kaşındıkça kaşınan, kaşındıkça yara olan o tatlı yara. Ağaçkakan, uykunuzu tam olarak aldığınız bir günde çıktığınız o uzun yolculuğun uzadıkça uzayan, bitmek bilmeyen son bir saatindeki sıkıntı ile varacağınız yere yaklaşmanın heyecanın karışımı. Ağaçkakan, hikayesi vasat kendisi olağan dışı bir kitap.

AğaçkakanTom Robbins - Ayrıntı Yayınları, 256 s.

Zindankale - Sezgin Kaymaz

CANIM… “Doğru düzgün insan” sınıfında kabul ettiğimiz, sevdiğimiz insanların ağzından çıkınca iyi bir söz, ama bir dolu asalak kelimeyi konuşmasına ulamayı adet edinmiş, dostuyla da düşmanıyla da canımlı, cicimli, hayatımlı konuşan insanların ağzından çıkınca anlamsız, hele ki de böyle, insana tepeden bakan ve ne kadar tepeden baktığının altını çizercesine bunu kullanan insanların ağzından çıkınca epey can acıtan bir söz.
Sandık Odası'nda öyküleriyle tanıştığım Sezgin Kaymaz'ın 2004 tarihli romanı Zindankale. Kaymaz için "hak ettiğini bulamamış bir yazar " demiştim, Zindankale'yi okuduktan sonra "az bile söylemişim" diyorum... 

Hikaye bir rüyayla başlıyor; karanlık, metruk bir oda, iki bebek ve iki şahidin yer aldığı tedirgin edici bir rüya. Öyle ki tıpatıp aynı rüyayı gören hikayemizin başkahramanları Davut ve Çiğdem'e yataklarını ıslattıracak cinsten... Rüyanın ve altındaki gizemin ardında kalabalık bir güruh; Şadıman Beyefendi, Uzun Sedat, Buzdolapçı Ali Fuat, Sağlık Kabinci Kamil ve Sevim Hanım ile Selim Dayı. Onların da peşinde, Ankara'da oradan oraya koşturan haylaz bir ışık topu ve onu kovalayan gölge. En arkasında ise biz varız bu kovalamacanın; okurlar. Böylesi hareketli bir kurguyla dünyasına çekiyor Zindankale; benim gibi Ankara'nın yabancısına bile her yeri biliyormuş gibi hissettiren tasvirleri, her biri ayrı güzel karakterleri ve yerel-fantastik hikayesiyle sürükleyici, eğlenceli ve doyurucu bir kitap.

"Sezgin Kaymaz'ın bir sonraki kitabı 'Edebiyatta dilin samimiyeti' olabilir çünkü zaten çoktan yazmış da yayımlanmamış gibi yazıyor" dediğim bir tweet atmıştım kitabı okurken. Gerçekten de, örneğin ilk 300 sayfa boyunca tek bir günü anlatmasına rağmen öyle bir akıcılığa sahip ki üslubu, zaman zaman tekrara düştüğü halde okuru sıkmamayı bu dil sayesinde başarıyor Kaymaz. Hayata dair göze batmayan, aforizma kokmayan hatta belki altı çizilmeyen ama gerçek ve samimi tespitleri dikkat çekiyor. Dili gibi hikayesi de, karakterleri de -tüm fantastik öğelere rağmen- gerçek ve tanıtım yazısında sıkça vurgulandığı üzere "yerel." 

Zindankale'de edebi yönden en çok dikkatimi çeken Kaymaz'ın üslup değişikliğindeki başarısı oldu: Üçüncü kişili anlatım kullanılmasına rağmen, anlatılmakta olan mekan ve karakterler değiştikçe dil de değişiyor; karakterin üslubunu, olayın atmosferini yansıtıyor. Böylece anlatımda dinamizm, akıcılık ve samimiyet sağlanmış oluyor.

Fazlasıyla beğendiğim kitaplar hakkında yazarken şirazeyi kaçırmaktan çekindiğimi belirtmiştim; iş yine oralara varmadan son olarak eser hakkında Ömer Türkeş'in 2004 tarihli (kitabı okumayı düşünenler için sürpriz bozan bir niteliğe sahip) şu yazısında dile getirdiği eleştiriye katıldığımı belirteyim: "Anlatma becerisini yüzeydeki insani ilişkilerle sınırlıyor Kaymaz, ipuçları vermekle birlikte -beş yüz sayfalık bir romanda- o ilişkilerin ardındaki siyasi, ekonomik, toplumsal meselelere hemen hiç el atmıyor."

Kaymaz'ın şahane bir son söz ile okurla bir nevi dertleşerek sonlandırdığı Zindankale de gözü kapalı tavsiye edebileceğim kitaplar arasındaki yerini almış oluyor böylece. "Yau... Sen bi' dakka..! N'oluyor Allahaşkına?"

Zindankale - Sezgin Kaymaz, İletişim Yayınları - 527 s.

Muhteşem Gatsby - F. Scott Fitzgerald

Bir erkeğin yüreğinde sakladığı, biriktirdiği şeyle ne yangınlar başa çıkabilir ne de yenilenmeler.
I. Dünya Savaşı sona ermiş, Amerika ekonomisi ve kültürü büyük bir ivmeyle yükselmekte; 1920'ler veya başka bir deyişle "kükreyen yirmiler." Fonunu Fitzgerald'ın deyimiyle bu "caz çağı"nın oluşturduğu hikaye, hem pırıltılı hayatların trajik yönlerini ele alıyor hem de sevdiği kadın için ihtişamın gölgelerinde kaybolmayı göze alan bir adamın hikayesini anlatıyor; Muhteşem Gatsby!

Peki, o kadar muhteşem mi Gatsby? Dünyada pek çok eleştirmen, yazar ve okur tarafından en iyi romanlardan biri olarak nitelendirilen kült romanın özellikle ülkemizde, dışarıda gördüğü ilgi ve takdiri görememesi ilgi çekici. Bir okur olarak benim okuma deneyimim de ziyadesiyle ıstıraplı ve hatta yorucu idi. Eserin neredeyse tamamına hakim olan kesik anlatım ve tutuk dil, konunun da yavanlığıyla birleştiğinde durağan ve sıkıcı bir deneyim yaratıyor. 

Burada topu çevirmen(ler)e atmak kolay elbette. Başta dünya klasikleri olmak üzere niteliksiz çevirilerin fır döndüğü edebiyat dünyamızda, yurt dışında böylesi takdir gören bir eserin neredeyse okunamaz bir hal almasının faturası ilk bakışta çeviriye kesilebilir. Tam da bu noktada imdadımıza Haruki Murakami yetişiyor: Notosoloji'nin buradaki haberine göre In Translation: Translators on Their Work and What It Means başlıklı kitaptaki denemesinde Murakami, kendisi için en vazgeçilmez kitapların başında gelen Muhteşem Gatsby'nin çeviri esnasında muhteşemliğini bir nebze yitirdiğini dile getiriyor. Bu da yıllardır sıkça dile getirilen çeviri eser okumanın, bir noktada aslında yeni bir eser okumakla eşdeğer olduğu savını destekleyen bir söylem olarak karşımıza çıkıyor. Ayrıca objektif bir bakış açısı için eserlerin çeviriye elverişliliği de yapılan değerlendirmede göz önünde bulundurulmalı anlamı çıkartmak da mümkün tablodan.

Kaldı ki mevzu bahis kitabın Türkçe çevirileri bir hayli fazla: Can Yücel çevirisiyle Bilge Kültür Sanat, Ceren Taştan çevirisiyle Martı Kitabevi, Püren Özgören çevirisiyle Everest Yayınları, Füsun Elioğlu çevirisiyle Artemis Yayınları, Ö. Umut Hoşafçı çevirisiyle Mitra Yayınları, Figen Yanık çevirisiyle Remzi Kitabevi ve Elif Yıldırım çevirisiyle Oda Yayınları Muhteşem Gatsby'i yayımlamış durumdalar. Bu durum bile kaba bir bakış açısıyla eser ve çevirisi mevzusunda bir fikir edinmemizi sağlıyor. 


Bu çeviri meselesini ufak bir örnekle sonlandırmak istiyorum: Kahramanımız Gatsby, insanlara "old sport" diye hitap ediyor sık sık. Takribi anlamı "eski dost" olan bu kelimeyi Gatsby, aslında kimseyle eski dost olmamasına rağmen, hatta çevresinde kendisini gerçekten tanıyan kimse olmamasına rağmen bu eksikliğini gidermek ve insanlar üzerindeki intibasını değiştirmek için kullanıyor. Eserin genelinde böyle bir maksadı olan bu hitap şeklini Can Yücel "mirim", Füsun Elioğlu "ahbabım", Püren Özgören ise "azizim" olarak çevirmiş -ki  bu kelimelerin hiçbiri Fitzgerald'ın vurgulamaya çalıştığı niteliği taşımıyor günümüzde. Elbette bu durumu çevirmenlerin "yanlışı" olarak değil, diller arası geçişin bir cilvesi olarak değerlendirmek gerekiyor çünkü gerçekten dilimizde tam olarak karşılığı olmayan bir hitap şekli "old sport". Böylesi basit bir eksende bile sorunlara yol açan çeviri meselesinin, kitabın genelinde nasıl bir etki bırakacağı ise gayet açık kanaatindeyim. 

Dile ve çeviriye ait tüm bu problemin ardında ise beni etkileyen bir yanı olmadı Muhteşem Gatsby'nin. Yazıldığı dönem itibariyle çağdaş insanlara getirdiği ince eleştiri ve anladığım kadarıyla yazarın üslubu sebebiyle kültleşen eser günümüze geldiğinde bu niteliklerini barındırmaktan yoksun. Fitzgerald gösterişli yaşamların, sığ bir bakış açısının insanlara zararını anlatmaya çalışırken vermeye çalıştığı mesajı öyküsüyle fazlasıyla boğmuş durumda. Aşk çıkmazları, yapılan fedakarlıklar ve anlatıcının dünya görüşü ile zenginleşen metin, taşıdığı eleştirel yaklaşımın katbekat üstünde kalıyor ve okur kendisini kah bir aşk romanı kah ise insan ilişkileri üzerine bir roman okuyormuş gibi hissediyor.

Muhteşem Gatsby, biri 1974'te, biri ise henüz geçtiğimiz günlerde olmak üzere iki kere sinemaya uyarlanmış. Jack Clayton yönetmenliğindeki ilk uyarlamada Gatsby'i Robert Redford canlandırırken, 2013 yapımı filmde başrolü Leonardo DiCaprio üstlenmiş. İkinci filmin yönetmeni ise Baz Luhrmann. Filmlerin ikisini de henüz izlemiş değilim ancak eser ve filmler arasındaki etkileşim hakkında söyleyecekleriniz varsa sizi Sinebiyat köşesinde ağırlamaktan mutluluk duyarım.

Son olarak; okumuş olduğum Everest Yayınları baskısının kapağından söz etmezsem haksızlık olur. Utku Lomlu gerçekten şahane bir iş çıkartmış ve hem "caz çağı"nın ne anlama geldiğini, hem de Gatsby'nin bence pastel tonlara tekabül eden duygu dünyasını tek bir çizimde ifade etmiş. Everest'in aynı tasarımla diğer Fitzgerald kitaplarını yayımladığını da hatırlatmış olayım.

Fazla uzattım; netice itibariyle adına sıkça rastladığım ve oldukça merak ettiğim bir kitaptı Muhteşem Gatsby. Her okuma deneyimi gibi kazandırdıkları yanıma kar kalsa da, genel itibariyle hayal kırıklığına uğratan bir merak...

Muhteşem Gatsby F. Scott Fitzgerald, Everest Yayınları - 184 s.

Hafif Metro Günleri - Murat Yalçın

Yaşam, böyle böyle elimizin altında işte… Yaşayıp anlatacak olanlara. Auster, lafı ağzımdan alırsa, “Öyküler ancak onları anlatabilecek olanların başından geçer” diyecektir. Doğrusu, başımdan çok aklımdan geçiyor yaşam.
Rica ediyorum, birileri bana bilinç akışı tekniğini izah edebilir mi? Gerçekten; bu kadar çok beğenilen, takdir edilen, el üstünde tutulan bir yönteme, bu kitapla beraber ne kadar yabancı olduğumu bir kez daha anlamış bulunmaktayım. 

Bahsettiğim kitap Murat Yalçın'ın Hafif Metro Günleri isimli romanı. En yalın haliyle özetlemek gerekirse; metroda seyahat ettiği sırada, adeta serbest çağrışımla oluşan düşüncelerini aktarıyor anlatıcımız. Gözüne ilişen manzaralardan, kulağına çalınan konuşmalardan ve kendi düşüncelerinden yola çıkarak hayallerini, pişmanlıklarını, yaşanmışlıklarını ortaya döken, bu esnada da sık sık büyük edebiyatçılardan alıntılar yapan "marjinal" bir adamın içinden geçenleri okuyoruz tüm kitap boyunca. 

Bir öykü için muhtemelen ideal bir yaklaşım olsa da, 95 sayfa boyunca bir adamın aklından geçenleri takip etmek, biraz yorucu bir okuma deneyimi sunuyor okura. Zaten Hafif Metro Günleri de Yalçın'ın tek romanı imiş; diğer eserleri öykü türünde. Hatta önceki baskılarında "alıntı" olarak nitelendirilen eser, Notos Kitap'ın bu yeni baskısında "roman" niteliğini kazanmış. Teknik açıdan farklarını bilmesem de, roman ya da kısa-roman (novella) olması için herhangi bir engel göremiyorum.

Kitabın arka kapağında anlatıcı karakter için "'İnsan hiç değilse avucunu yalamalı ki bir yeri temiz kalsın' türünden özlü sözler etme sevdasıyla yaşayan..." diye başlayan bir tanımlama mevcut -ki sadece o uzun tek cümleyi bile okuyarak sizi yaklaşık olarak neyin beklediğini anlayabilirsiniz. Belki sarkastik olma maksadıyla söylenmiş bir söz olabilir ancak gerçekten  anlatıcının aforizma üretme çabası hem göz, hem de gönül yorucu cinsten. Eserde hoşuma giden birkaç cümlenin, başkalarından alıntılanmış cümleler olduğunu söylersem, ne demek istediğimi anlatmış olurum sanıyorum ki...

Genel olarak hoşuma gitmeyen mesele; anlatılmak istenenin basit ve bariz yollarla değil, alengirli ve "okuyan ne düşünür?" ya da "okuyanı nasıl etkilerim?" gibi nahoş soruların gölgesini hissettiren bir şekilde anlatılması. Basit ve bariz tanımından, dilin ve kelimelerin estetik bir biçimde kullanılmasını tenzih ediyorum elbette. 

Tüm bu söylediklerime rağmen Murat Yalçın okumaya devam edeceğim. Bunun birinci sebebi, hali hazırda zorlu okumalardan hoşlanıyor olmam ve bir okur olarak kendimi geliştirme isteğim. Bir diğer sebep ise kendisiyle tanışmamın tek romanı vesilesiyle gerçekleşmiş olması; Karga Zarif gibi, Şen Saat gibi fikrine değer verdiğim insanlarca beğenilen öykü kitaplarında da şansımı denemek istiyorum.

Netice itibariyle; zorlu okumalardan ya da bilinç akışı tekniğinden hoşlanıyorsanız severek okuyacağınız bir kitap Hafif Metro Günleri. Yine de sizlere, benim düştüğüm hataya düşmemenizi -öykülerinin çok daha iyi olduğu henüz bir varsayımdan ibaret olsa da benim içinönceliği Yalçın'ın öykülerine vermenizi tavsiye ederim. 

Hafif Metro Günleri - Murat Yalçın, Notos Kitap - 95 s.

Amat - İhsan Oktay Anar

“Şarap içen biri asla yalan söyleyemez,” dedi Kul Rıza. “Sadece unutur, o kadar! Dertlerini, sıkıntılarını, üzüntülerini, hepsini unutur.”
Geçtiğimiz günlerde son kitabı Yedinci Gün ile yeniden gündeme gelen İhsan Oktay Anar'ın  2005'te yayımlanan dördüncü kitabı Amat, yazarın benim okuduğum üçüncü kitabı oldu. Daha önce Puslu Kıtalar Atlası ve Suskunlar'ı okumuştum. 

Bu kitapla beraber Anar'ın tarzını formülize ettiği ve bu formülü benzer bir iskelet üzerine felsefeden müziğe, eski kültürlerden mitolojiye pek çok alanda çeşitlilik ekleyerek ve paralel ancak farklı temel konuları ele alarak oluşturduğu yönündeki kanaatimi netleştirmiş oldum. Bunun olumsuz bir yargı olarak algılanmasını istemem yalnız; her eserde özgün olmak ya da belirli bir tarza bağlanıp kalmamak ne yazar açısından kolay ne de -ben dahil- pek çok okur için illa beklenen bir etmen. Dolayısıyla alışıldık ancak keyifli bir kitap. 

Amat, en basite indirgendiğinde bir yolculuk öyküsü olarak nitelendirilebilir; 17. yy'da İstanbul'dan hareket eden Amat isimli gemide geçen olayları anlatıyor. Elbette söylediğim gibi bu tanım ziyadesiyle basitleştirmek olacaktır eserin konusunu; kahramanımız Süleyman Reis'in ölümsüzlük arayışından, Kaptan Diyavol Paşa'nın gizemli dünyasına, geminin mürettebatını oluşturan çok sayıda yan karakterin hikaye ve maceralarına şahit oluyoruz.

Amat'ın felsefi altyapısını oluşturan zamanın döngüselliği hem konunun karmaşık ve bulanık yapısından hem de hikayede çok da fazla izah edilmemesi sebebiyle bana oldukça zayıf geldi. Aynı şekilde ele alınan ölüm ve ölümsüzlük üzerine de tatminkar bir üslup bulamadım maalesef. Hikayenin sonunda sunulan farklı izahatlar çözümün oldukça aceleye getirildiği hissi yaratıyor ve bilinçli ya da bilinçsiz açık bırakılmış son bu izlenimi kuvvetlendiriyor. Okuduğum yorumların çoğunda da pek çok okurun kafasının karıştığını gördüm. Bu durumda olanlar için Ertan Örgen imzalı "Amat'ta Yapı ve Simgeler" başlıklı çalışmayı öneririm.  

Tabi ki bir Anar kitabından söz ederken diline değinmemek neredeyse imkansız; yine eski kelimeler, yine masalsı üslup... Ancak bu sefer kelimelere fazla takılmamak gerektiğini, karine ile anlaşılabileceğini söyleyemiyorum: Tüm öykü boyunca o kadar çok eski denizcilik terimi kullanılıyor ki, denizcilik okumama rağmen ben bile kimi yerlerde hiçbir şey anlamadım. Vuku bulan kimi olayları gözümde canlandırmam imkansız hale geldiğinde eserden kopmam işten bile değildi elbette. (Okuyacak olanların da bu dertten muzdarip olmaması için Amat'a da bir sözlük hazırladım; böyle buyrun.) Diğer iki kitapta bu eski kelime meselesi bende rahatsızlık bir yana, keyif bile uyandırmış, hoşuma gitmişti ancak Amat'taki yoğun terminoloji ister istemez yazarın Osmanlıca denizcilik terimi çalıştığını gözümüze soktuğu hissi yarattı. Bu noktada İletişim Yayınları'nın da hangi sebeple dipnot kullanarak veya sözlük sunarak okura kolaylık sağlamadığını anlamak güç gerçekten. Özellikle Amat için böylesi bir çalışmanın ziyadesiyle gerekli olduğunu rahatlıkla söyleyebilirim. 

Bu kadar yergiye rağmen beğenmediğimi söyleyemiyorum işin garibi; İhsan Oktay Anar yarattığı dünyalarla öyle bir tılsım oluşturuyor ki kendinizi Amat'ta bir mürettebat ya da savaşta bir yeniçeri gibi hissediyorsunuz. Okuru hikayenin içine çekme konusunda gösterilen başarı tüm olumsuz yargıları da yok saydıracak boyutlara ulaşmış. 

Uzun lafın kısası Amat, Anar külliyatını sevenlerin okumasını, yeni başlayacak olanlarınsa ilk kitap olarak seçmemesini tavsiye edeceğim bir kitap. 

Amat - İhsan Oktay Anar, İletişim Yayınları - 235s

Kalpazanlar - André Gide

“Ama yavaş yavaş katlanıyor insan. Oysa yaşamdan çok şey de istemiyorduk. Daha da azını istemeyi öğreniyor insan… gittikçe daha azını.” Sonra uysalca ekledi: “Ama kendinden, gittikçe daha fazlasını.”
LittlePenny isimli blog'un sahibi pek cömert ve pek sevgili Serra Hanım'ın şu gönderisinde gerçekleştirdiği kitap bağışından edindiğim bir kitaptı Kalpazanlar. Teşekkürlerimi vaktinde alenen ve yeterince sunamadığımı düşünüyorum; bu vesileyle kendisine yeniden çok ama çok teşekkür ederim.

İtiraf etmeliyim ki Kalpazanlar oldukça zorlu bir okuma oldu benim için... Uzmanlarca edebiyatın, daha doğrusu roman tekniğinin gelişmesinde önemli bir yere sahip olduğu söylenen eserini, diğer eserlerinden  farklı olarak ilk -ve tek- romanı olarak tanımlayan  Gidé bu romanla "Bach'ın füg sanatıyla müzikte gerçekleştirdiğini, edebiyatta gerçekleştirmeyi amaçladığını" söylemiş. Öte yandan Jean-Paul SartreNathalie Sarraute'un Portrait d'un Inconnu adlı eserinin ön sözünde Kalpazanlar'ın "Karşı Roman" (anti-Roman) olduğunu ifade etmiş. Çünkü eleştirmene göre roman olması için, bir "olay örgüsü"nün bulunması ve tutkularıyla yönlendirilen veya çıkarları doğrultusunda hareket eden kişilerin eserde yer alması, gerçeğe uygunluk kuralına uyulması gerekirmiş.

Tüm bu kuramsal teknik bilginin bizi getirdiği sonuç şu oluyor; Gide, Kalpazanlar ile mevcut roman tekniğini gözardı ederek, önemli bir gelişmeye imza atıyor ve okuyucunun alışmış olduğu "giriş-gelişme-sonuç" veya "serim-düğüm-çözüm" düzeninden kopararak, bir bütün olaylar silsilesi sunuyor. Kitap insan ilişkilerini, ahlak değerlerini ve Gidé'nin yarattığı yazar karakter sayesinde, roman sanatını kritik eden karmaşık bir yapıya bürünüyor.

Hikayenin başlangıcında Bernard, evinde bulduğu bazı gizli mektuplardan gayrimeşru bir çocuk olduğunu öğreniyor ve  evden kaçarak soluğu arkadaşı Olivier'in evinde alıyor. Bundan sonrasını özetlemek ise oldukça zor; hikayeye bu iki arkadaşın aileleri, ailelerinin dostları, yasak ilişkileri, öğretmenleri, akrabaları, tanıdıklarının aileleri giriyor ve giderek genişleyen ve kat'iyen bir sonuca bağlanacakmış gibi durmayan bir hal alıyor. Tüm bu kişiler, bir şekilde birbirleriyle de bağlantılı çıktıkça bir yandan takip etmesi zorlaşıyor, diğer yandansa yazarın nereye varacağı merak konusu oluyor. Bu karmaşık sarmal yüzünden kafamın karışmaması için karakterleri ve ilişkilerini not aldığım bir çeteleden faydalandım. (Eğer siz de okumayı planlıyorsanız kendinize bir indeks hazırlayabilir ya da Wikipedia sayfasında bulduğum aşağıdaki hazır olanı kullanabilirsiniz)

Başta belirttiğim üzere zorlu bir okuma olmuş olsa da, farklı ve önemli bir eseri okumuş olmaktan memnunum. Yine de başladığınız kitabı, beğenmeseniz bile bitirmeden bırakmayanlardansanız, okumadan önce iki kere düşünmenizi tavsiye ederim, naçizane.

Kalpazanlar - Andre Gidé, Can Yayınları - 380 s.

Suskunlar - İhsan Oktay Anar

Her şeyi bilmek için, belki de hiçbir şey bilmemek gerektiğinden, âdemoğullarından bazıları, bildikleri her şeyi unutmaya hayatlarını adadı.
İhsan Oktay Anar'ın, hakkında yine menfi yorumda bulunamayacağım bir kitabı SuskunlarPuslu Kıtalar Atlası'nda olduğu gibi; diliyle, kurgusuyla, tarihi altyapısıyla sizi yakanızdan tutup eski İstanbul'da maceralara sürükleyen bir kitap.

Kitabın konusu hakkında bir şeyler söylemek oldukça zor. Bir kaç cümleyle anlatılamayacak kadar etkileyici bir olay örgüsü ve değindiği onlarca konu var zira. Musikiden, tasavvuftan, aşktan, hayaletlerden ve daha pek çok konudan örülü bir masal adeta...

Benim nazarımda kitabın etkileyici bir yanı ise isim seçimi: Suskunlar. Kitapta, Galata Mevlevihanesi içerisindeki aynı isimli bir kabristandan söz edilse de, isim kaynağı olarak sadece burayı görmek pek mümkün değil. Okumamış olanlar için heyecanı kaçırmamak adına fazla detaylandırmayacağım lakin "Belki de susmak, gerçeği anlatmanın tek yoluydu" satırı söylemek istediğime dair yeterli ipucunu verecektir.

Öte yandan kaynağı ekşi sözlük olan şöyle bir bilgi ve resim de mevcut: "İşin asıl kaynağı Mevlâna Celaleddin’in lakabının hamûş [suskun] olmasından gelir. Hamûşân ise, suskunlar anlamına geldiği gibi, aynı zamanda ölüler/göçmüşler anlamına da gelir. Bunun yanında, zannımca semâ edenler de birer hamûşândır, suskundurlar, sadece dönerler." Suskunlar adının buna atıfta bulunma ihtimali de akla yatkın geliyor. Kaynağı her ne olursa olsun, müzik üstüne bir kitabın adının Suskunlar olmasındaki naif ve ironik duruş oldukça hoşuma giden bir durum. 

Puslu Kıtalar Atlası hakkındaki yazıda da belirttiğim gibi Anar'ın döneme hakimiyeti ve kelime haznesi şapka çıkarttıracak cinsten. İlk kitaptaki kadar hayal gücüne rastlayamamış olmam beni biraz hayal kırıklığına uğratmış olsa da,  yazarın bu son eseri, pek çok eleştirmen tarafından "Anar külliyatının en iyisi, ustalık eseri" olarak nitelendirilmiş. Edebiyat adına bu yoruma katılmamak elde değil:
Bu sazdan üflenen nağmeler, sırrın ufulevi vüsafası olan ehl-i vukuf füsünkarlarının bezediği o vasi füseyfisada raks ve vüsüb eden vüsema gibi birer üfkuhe idiler. Ama füsüs ki, üflendikçe gönüllerdeki menhus ufünetin üfül olduğu, bu füyüz dolu, tabii bir vüs ve vüs'at taşıyan nefesler, hangi yusuf-ı kalbinden nasıl hâsıl olur diye sanki fusül-ı erbaa teessüf ediyordu. Üflenenler adeta şems'in üfül ettiği ufka gönderilen canlardan ibaret bir demet vüfüd idiler.
İtiraf etmem gerekir ki; bu cümleyi harfi harfine anlayabilmiş değilim tabi lakin bilmediğim bir dilde dinlediğim bir şarkı gibi etkileyen bir şeyler var beni bu ve benzeri cümlelerde. Hele kitabın ortalarında, kahramanlardan birinin İstanbul sokaklarında yaptığı yolculuğu öyle bir betimlemiş ki Anar, bu altı-yedi sayfalık tasviri o gün, oradaymış ve tamamını gözleriyle görerek kaleme almış hissine kapılıyorsunuz. Kelimeleri, dolayısıyla kitapları neden sevdiğimi yeniden anımsatan bir ustalık -hatta gövde gösterisi- sergilemiş yazar.

Yazı daha fazla güzellemeye dönüşmeden sonlandıracak olursam: Yazarın zaten hepi topu beş adet olan tüm kitaplarını okumam gerektiğine bir kez daha kanaat getirmiş oldum bu kitapla beraber. Özetle; İhsan Oktay Anar okuyun, okutun! 

Hamiş: Merak eden varsa; yazarın bu eseri için kelime listesi çıkartma gücünü bulamadım kendimde ama tekrar okumaya kalkarsam mutlaka hazırlayacağım.


Suskunlar - İhsan Oktay Anar, İletişim Yayınları - 269s

Benim Adım Kırmızı - Orhan Pamuk

Nakış ve sanatta hayal kırıklığına uğramak istemiyorsan eğer, sakın onu mesleğin olarak görme. Ne kadar hünerin ve yeteneğin olursa olsun parayı ve iktidarı başka yerlerde ara ki, hüner ve emeğinin karşılığını alamayınca sanata küsmeyesin.
Orhan Pamuk, büyük ön yargılarla yaklaştığım bir yazardı. 2006'da Nobel Edebiyat Ödülü'nü kazanması ve ardından yaşanan "Bu ödülü edebi kimliğiyle mi yoksa siyasi duruşuyla mı kazandı?" tartışmaları, şu an nedenini zerre umursamıyor olsam da, on altı yaşındaki beni etkilemiş olabilir diye düşünüyorum. Öte yandan yazar hakkında fikir sahibi olmak amacıyla elime aldığım ilk kitabı "Kar", onuncu sayfasında bıraktığım ilk kitap olarak da yer etmiştir kişisel tarihimde. 

İşte hem bu ön yargılardan bir nebze de olsun kurtulmak hem de üslubuna duyduğum merakı gidermek için -çevremde hemen herkesin tavsiye etmesi üzerine- okudum "Benim Adım Kırmızı"yı.

Kar'a nazaran daha rahat okunabilir, konusunu ilgi çekici ve kullanılan teknikler açısından oldukça etkileyici bulduğum Benim Adım Kırmızı, herkese değil belki ama benim gibi Pamuk'un edebiyatını merak edenlere, konsantre olarak okumayı sevenlere ve Osmanlı dönemine özel olarak ilgi duyanlara rahatlıkla tavsiye edebileceğim bir kitap. 

Daha ağır bir dil beklentisiyle okuduğum için olsa gerek, dilini çok ağdalı bulmadım. Yine de kitap için "sürükleyici" demek de hiç doğru olmaz; kitap boyunca temponun kah yükselip kah alçalması ve hikayeyi sürekli farklı karakterlerin ağzından dinlememiz, okumayı güçleştiren etmenler olmuş. Okurken zorluk çıkartmasını bir kenara bırakacak olursak, Pamuk'un yazarken bu kadar çok farklı karaktere başarıyla bürünebilmiş olmasıysa sahiden etkileyici. 

Bunun yanı sıra kitabın dört yıllık yazılma sürecinin, iki yılını araştırmayla geçirdiğini söyleyen Orhan Pamuk, bu konuda da çok iyi iş çıkarmış. Hat ve nakış sanatı, dönemin atmosferi ve sosyal yapısı üzerine anlattıkları, uzun araştırmalar yapıldığını aleni bir şekilde gözler önüne seriyor. Aynı zamanda nakış ve resim sanatları arasındaki felsefi farkı ele alması ve bu temelde irdelediği doğu-batı çatışması -eskiye duyulan saygıyla yeniye duyulan hevesin çelişkisi; padişahlardan sokaktaki esnafa herkesin kendi içinde bu çelişkiyi yaşaması- günümüzde de güncelliğini farklı şekilde ancak aynı temelde sürdüren bu konu hakkında düşünmeye teşvik ediyor okuyucuyu.

Tabi siz bakmayın benim böyle ahkam kestiğime: Benim Adım Kırmızı, yurt dışında üç prestijli ödül sahibi, 46 dile çevrilen değerli eserler arasında yerini çoktan almış bir kitap. Kitabın, -arka kapağından da ulaşabileceğiniz- konusuna hiç değinmeden merak edenler için bir kaç not düşmek istiyorum;

Kitabın karakterlerinden Şeküre, Orhan ve Şevket, Pamuk'un ailesindeki kişilerle aynı isimlere sahiplermiş; Şeküre ve Şevket, kitapta olduğu gibi Orhan Pamuk'un annesi ve kardeşiymiş. Zaten kitabın son paragrafında annesi şöyle diyor; 
"Resmedilmeyecek bu hikayeyi, belki yazar diye, bu yüzden anlattım oğlum Orhan'a (...) Bu yüzden Kara'yı olduğundan şaşkın, hayatımı olduğundan zor, Şevket'i kötü ve beni olduğumdan güzel ve edepsiz anlatmışsa sakın inanmayın Orhan'a çünkü hikayesi güzel olsun da inanalım diye kıvırmayacağı yalan yoktur"
Bunun yanı sıra romanın bir de radyo tiyatrosu uyarlaması yapılmış. Uyarlama yapıldıktan sonra çıkan hiç bir habere ve maalesef oyunun kaydına ulaşamamış olsam da, hakkında detaylı bilgiye buradan ve buradan ulaşabilirsiniz. Enteresan bir nokta da şu ki; radyo tiyatrosu uyarlaması , İngiltere'de Türkiye'den önce yapılmış. BBC'de yayınlanan uyarlama da kitap kadar ilgi çekmiş

Yakın bir gelecekte olmasa da, Orhan Pamuk tekrar okumak istediğim yazarlar arasına girmiş bulunuyor böylece. Bir de şu radyo tiyatrosunun kaydını bulabilseydim çok güzel olacaktı...

Benim Adım Kırmızı - Orhan Pamuk İletişim Yayınları - 272s

Puslu Kıtalar Atlası - İhsan Oktay Anar

"Dünyaya şahit olmanın yolu ise maceranın kendisinden başka bir şey değildi. Yaşanılanlar, görülenler ve öğrenilenler ne kadar acı olursa olsun, macera insanoğlu için büyük bir nimetti. Çünkü dünyadaki en büyük mutluluk, bu Dünya’nın şahidi olmaktı."
Son dönemlerde sık sık adını duyduğum bir eserdi Puslu Kıtalar Atlası. Esrarengiz ismi, etkileyici kapağı ve sık sık duyduğum "Mutlaka okunmalı" tavsiyeleri nedeniyle ilk fırsatta okumayı aklıma koymuştum. Tabi bu durum eserden beklentimi oldukça yükseltti; sık sık olduğu gibi bu beklentiyle okuduğum için beğenmeyecek, beğenilmesine bir anlam veremeyecektim. En azından ben böyle düşünüyordum.  

Lakin hakikat öyle olmadı: Puslu Kıtalar Atlası, İhsan Oktay Anar'ın diliyle, kurgusuyla, olay örgüsüyle şimdiden klasikleşmeye aday eserlerden birisi olarak çıkıyor karşımıza.

Öncelikle Anar'ın ve kitaplarının popülerliği hakkında bir kaç kelam etmek gerekirse şunun ayrıdına varmak önem arz ediyor: İhsan Oktay Anar; Elif Şafak veya İskender Pala gibi popüler olduğu için çok okunan birisi değil, çok okunduğu için popülarite kazanan bir isim. Bu ince fark "Çok satan olmak kalitesizlik emaresi midir?" teması etrafında dönen tartışmaların temelini oluşturuyor esasen. İlk basımı 1995'te yapılan ve günümüzde bile hala yoğun bir ilgi gören Puslu Kıtalar Atlası'nın neden bu kadar beğenildiğinin cevabı da netlik kazanıyor böylece; çünkü çok güzel bir kitap. 

Kitaba dair -pek çok okur gibi- beni de etkileyen ilk unsur yazarın dili oldu. Sırf bilindiğini göstermek için değil; sahiden gerekli ve yerli yerinde kullanılan eski kelimeler, terimler ve deyimler bir nevi masalsı gerçekçilik kazandırıyor hikayeye. Bu intibada, hikayenin teması ve yazarın tarih bilgisi de büyük etken tabi. Öte yandan tüm bu az bilinen kelimelere rağmen akıcılık konusunda herhangi bir problemle karşılaşmıyoruz. Baştan sona, hızla akıp giden bir macera Puslu Kıtalar Atlası. Olay örgüsündeki ve kurgudaki başarı, akıcı üslupla birleştiğinde elinizden bırakmak istemeyeceğiniz bir kitap çıkıyor ortaya. 

Tüm bunların yanı sıra öykünün bir ayağını oluşturan felsefi altyapı, kendini sadece hikayeye kaptırmak istemeyen, bu esnada biraz da düşünme arzusu duyan okuru can damarından yakalıyor. Kitabın baş karakterlerinden Uzun İhsan Efendi'nin Rendekar dediği Rene Descartes'ın felsefesi üzerine söylemleri, septisizm (kuşkuculuk) hakkında düşünmeye teşvik ediyor okuyucuyu.

Beğendiğim kitaplar hakkında yazarken, aşırıya kaçmaktan çekindiğimden olsa gerek, zorlanırım çoğu zaman. Yazının, kitap hakkında bir güzellemeye dönüşmesinden endişe duyarım. Ancak Puslu Kıtalar Atlası, tüm bu iltifatları baştan sona hakeden ve herkesin mutlaka okumasını tavsiye edeceğim bir kitap.

Kitaptaki eski kelimeleri ve anlamlarını kaydettiğim sözlük çalışması için buraya buyurun.

Puslu Kıtalar Atlası - İhsan Oktay Anar, İletişim Yayınları - 238s