Türk Edebiyatı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Türk Edebiyatı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Bakele - Sezgin Kaymaz

Bütün bir mahalle oynar mı ya? Bir insan evladı bir gece içinde seksen defa Angara'nın Bağları'nı dinler mi? Anlı şanlı bir iş adamı, ki babamdı maalesef, bir sokak düğününde ceketini beline bağlayıp göbek atar, yerlere kusuncaya kadar içer mi? Hadi ondan geçtim, annem yaa, annem... Sana ne oluyor koca kadın? Saçına dolamış gelin tellerini, Allah'ın nasıl bir gerdan kırmalar, nasıl bir parmak şıklatmalar.
Sezgin Kaymaz özellikle kitap kurdu çevremde giderek adı daha çok bilinen ve okuru, hatta hayranı günbegün artan bir isim. Bu durum bir yandan yazarın hak ettiği değeri görmesi bakımından sevindirici, öte yandan popülaritenin bir hastalık gibi bulaşıp kaliteyi bozma potansiyeli olduğu için de ürkütücü... Yine de o kadar iyi ki Kaymaz, boş verelim bozulsun gerekiyorsa, yeter ki okunsun dedirtiyor. 

Bakele, yazarın İletişim Yayınları ile yolunu ayırıp April Yayıncılık ile çalışmaya başladığı 2015 yılında yayımlanan öykü kitabı. Kaymaz külliyatına baktığınızda en kısası 274 sayfa olan kitaplarının yanında oldukça ufak bir hacme sahip olan Bakele 34 öyküden oluşuyor. Kitaba başlamadan evvel bu durum kitabın biraz aceleye geldiği hissiyatı yaratmıştı bende; April Yayıncılık'ın yeni yazar transferini bir kitapla taçlandırmak istemesinin bir sonucu olarak alelacele hazırlanmış olabilir diye düşünmüştüm. Kitabı okuduğumda o kadar da yanılmamış olduğumu fark ettim.

İki dakika konudan kopmak pahasına April Yayıncılık hakkındaki düşüncelerimi açıklamam gerek: April Yayıncılık ilk büyük hamlesini Murat Menteş ve Alper Canıgüz gibi Afili Filintalar tayfası yazarlarını bünyesine katarak gerçekleştirmiş, ardından gerek telif gerek çeviri eserler ile hızla büyümüş bir yayınevi. Edebiyata kattıkları, kitaplarının gerek tasarım gerek editöryal açıdan tatmin edici oluşu bir yana bu hızlı ve taktiksel büyüme bende kendilerine karşı bir önyargı oluşmasına vesile oldu. Söylediğim gibi herhangi bir teknik aksaklıkları olmasa da, hani ilk görüşte itici bulduğunuz insanlar olur zaman zaman, bir türlü ısınamadım kendilerine. Gerçi kabul edeyim, Kaymaz transferi oldukça zeki bir hamle ve yazarın İletişim'de geçirdiği onlarca yılda edindiği kitleyi tek kitapla neredeyse iki katına çıkartmayı bildiler, dolayısıyla Sezar'ın hakkı Sezar'a ancak bir türlü ısınamadığım bir şeyler var işte...

Neyse; "alelacele hazırlanmış" hissiyatının sebebini açıklamaya çalışıyorum: Henüz okumuş olduğum Sandık Odası, Zindankale ve Geber Anne kitaplarından yola çıkarak "lafı uzatmayı" sevdiğini bildiğim Kaymaz için kısa bir kitap gibi gelmişti. Öykülerin uzunluklarına baktığımda daha da şaşırdım zira Sandık Odası'ndaki öykülerden en kısası küçücük puntoyla 12 sayfa iken Bakele'deki en uzun öykü koca puntoyla 9 sayfa olunca bu hissiyatım perçinlenmiş oldu. "Amma taktın uzunluk, kısalık meselesine ha!" demeyin; Kaymaz'ın dilini leziz kılan en önemli unsurlardan birisi su gibi akıp giden, size tüm detayları bir çırpıda sunuveren ve yaratılan karakterlere iyice ısınmanızı sağlayan uzun anlatımı benim açımdan. Dolayısıyla dar alanda kısa paslaşmalar söz konusu olduğunda Kaymaz'ın neler yapabileceğini ilk bu kitapla deneyimlemiş oldum. 

Hakkını yemeyeyim; yine efsane bir dil, yine leziz konular, yine ayarı çok iyi tutturulmuş mizah-hüzün dengesi var karşımızda... Ama işte nice karakterler heba olmuş, nice durum komedileri harcanmış hissiyatı edinmemek de elde değil. Kimi öyküler "kitap dolsun" diye konmuş, kimi öyküler "daha da uzamasın" diye konusu kısa kesilmiş hissiyatı bırakıyor okurda ve bu durum kitabın bütünlüğüne zarar veren unsurlar olarak karşımıza çıkıyor. Peki bu bütünsel bozukluk Bakele'yi kötü bir kitap mı yapar? Tam olarak değil aslında; günümüz popülist edebiyat iktidarında yine bir vaha gibi çıkıyor Kaymaz öyküleri karşımıza ancak anlatmaya çalıştığım nokta Kaymaz'ın bundan çok daha iyi olduğu gerçeği. 

Kaymaz'ın, yarattığı karakterle vakit geçirdikçe karakteri zenginleştirmek gibi bir becerisi var. Sandık Odası'ndaki görece uzun öyküleri lezzetli kılan, Zindankale'yi soluksuz okumanızı sağlayan bu beceri hacim azaldıkça daha da soluklaşmış. "Kadın Gibi" isimli öyküdeki Tahir ve Behiye karakterleri örneğin, bir romanda ya da daha uzun bir öyküde karşımıza çıksa vazgeçilmezlerimizden olabilecekken dar alanda heba olmuş. Kısalık konusunda bu kadar dır dır etmemin sebebi Bakele'nin, ufak bir parça çikolatanın ağzımızı tatlandırıp sonra da bitivererek doyuramaması gibi, çok çabuk bitmiş olmasıdır belki de, bilemiyorum. 

Velhasıl; Bakele, Kaymaz kitapları için vasat ama genel çerçevede ziyadesiyle keyifli bir kitap. Kaymaz'la tanışmadıysanız ilk tercihiniz olmasını tavsiye etmesem de belki de yazarın nevi şahsına münhasır tarzıyla alıştıra alıştıra hemhal olmanız açısından daha iyi olacaktır. Onu bunu bilmem de okuyun; mutlaka Sezgin Kaymaz okuyun. Heh heh! 

Bakele - Sezgin Kaymaz, April Yayıncılık - 200 s.

Memleketi Ben Kurtaracağım veya Gülse Birsel Mizahı Öldü Mü?

Efendim başlık, Gülse Birsel'in -daha sonra "Yolculuk Nereye Hemşerim?" kitabında da yayımlanan- 2005 tarihli bir köşe yazısından esinlenme: "Fıkralar öldü mü?" başlıklı yazısında Birsel, fıkra anlatma kültürünün kaybolmasından bahsediyor, New York Times Magazine'in konuyla ilgili teorilerinden dem vuruyordu. O zamanlar bendeniz, birazdan daha da detaylı anlatacağım üzere, gerçek bir Gülse Birsel hayranıydım ve hayatımda beni sesli güldüren nadir kitaplardan birisi kesinlikle kendisinin "Gayet Ciddiyim" adlı ilk kitabıydı. (Diğerleri; Sempé - Goscinny ikilisinin (ki ben bu ismi tek bir yazar sanmıştım uzun yıllar, meğer birisi yazar diğeri çizermiş) Pıtırcık serisinden bazıları, Muzaffer İzgü'nün Ökkeş serisinden bazıları (yeni basım kitaplardaki korkunç hali değil tabi, Özyürek Çocuk Kitapları'ndan çıkan eski halini diyorum) ve son zamanlarda bu kategoriye girebilen tek kitap Sezgin Kaymaz'ın Sandık Odası'dır.) Sene oldu 2016; 2003'te yayımlanan Gayet Ciddiyim'den bu yana toplam altı kitabı yayımlanan Birsel'in son kitabı "Memleketi Ben Kurtaracağım" işbu yazının başlığını teşkil eden soruyu sormama vesile oldu netice itibariyle. 

Konuya girişmeden önce Gülse Birsel hayranlığımın altını çizmem gerekiyor: Tabi hayranlık derken, ergenliğin getirdiği fiziksel bir hayranlıktan ya da "Gülse mi? Ay çok severiiiğm" tarzı basit bir sevecenlikten söz etmiyorum. Patolojik boyutların yakınında gezen; yazdığı her yazıyı, rol aldığı her projeyi gazete kupürleri şeklinde kesip biriktirdiğim, buluğ çağının getirdiği idol belirleme arzusunda kendime hedef seçtiğim, daha doğru ifade etmek gerekirse kendime örnek model aldığım bir isim olarak hayran olmaktan söz ediyorum. (O zamanlar diğer rol modellerim Haluk Bilginer ve Sertab Erener'di. Sertab, iyi ama fakir bir müzisyen olmak yerine kötü ama zengin bir müzisyen olmayı seçince düştü gözümden. Haluk da tiyatrosu için para kazanacağım derken her teklife evet deyip, bir de önce Zuhal Olcay'ı ardından da (aslında giderek Zuhal'e benzemeye başlamış olan) Aşkın Nur Yengi'yi bırakınca... (Yalnız Bilginer'in öyle bir etkisi yok mu hakikaten? Bugünkü sevgilisi Zerrin Tekindor'a dikkatli bakın, Zuhal Olcay'a benzemeye başladı bile?!) Neyse bu konulara da bilahare değiniriz, ayrıca evet magazin meraklısı olabilirim "biraz", ne var?!) Dolayısıyla Birsel'in yazdığı her yazı, savunduğu her fikir benim için büyük bir etki taşıyordu.

Birkaç yazısında Woody Allen'dan bahsedip ne kadar sevdiğinden bahseder Birsel örneğin, Allen'ın filmlerini izlemeye başlama sebebimdir -ki kendisi kadar beğenmişimdir doğal olarak. (Allen'ın Yan Etkiler kitabını da aynı sebepten okumuş ancak o kadar da beğenmemiştim.) Bir yazısında, Amerika'da sinema okuluna giderken, Paul Auster'ın Ay Sarayı kitabında açık adres vererek tarif ettiği evde oturmaya başlamasından -ki Auster'ın da kitaplarında bunun gibi garip tesadüfleri ele almasından söz etmişti. En sevdiğim kitaplar arsında olan New York Üçlemesi'yle bu vesileyle tanışmıştım. Daha da öteye gideyim; ne kadar tempolu ve yoğun bir hayatı olduğundan şikayet ettiği yazıları yüzünden "umarım benim de öyle bir hayatım olur" diye düşünmüşlüğüm vardır -ki bugün aynen de öyle bir hayatım vardır, "bugün ne yapsam?" diye düşünme lüksüne hasret- ya da yazılarında çok uzun ama anlaşılır ve iki parantez iç içe kullanmak gibi uç noktalara gittiğinden, eski kelimeler kullandığından dem vurur zaman zaman, bilmem anlatabiliyor muyum? Hatta 7 Ağustos 2010 tarihinde kendisine bir e-posta yollamışım, Gmail arşivimden baktım, "Ne olur mizah yapmaya geri dönün!" temalı... Ama nasıl duygusal, nasıl hayranım; utancımdan yayımlayamıyorum e-postayı! İlk üç kitabını en az onar kere falan okumuşumdur; okuyacak bir şeyim olmadığından (kitap alamıyordum o zamanlar) alıp alıp aynı yazılara tekrar tekrar gülmek için. g.a.g.'ı sunduğu zamanlarda -ki bildiğin 12-14 yaşlarında çocuktum (kendisinin yaşını ortaya çıkarmak gibi olmasın)- sevmiştim kendisini ilk olarak, hayranlığın boyutunu varın siz düşünün artık... 

Sonra Avrupa Yakası'yla daha da meşhur oldu; g.a.g., kitaplar falan neyse de kariyerinin parlama noktasıydı o dizi.. İlk bölümleri nasıl da efsaneydi ama? Durum komedisinin dik alası, televizyonların dramla boğulduğu dönemlerde adeta bir ilaç ve Türk televizyonlarının gördüğü en muhteşem kadrolardan birisi: Gazanfer Özcan, Hümeyra, Ata Demirer, Şenay Gürler, Levent Üzümcü ve daha nicesi... İlk iki sezon gerçekten ayrı bir noktadaydı Avrupa Yakası (sonra giderek bozdu, çok bozdu, acayip bozu klişesine gireceğim ama) giderek, yavaş yavaş kötüleşti. Önce dizinin süresi uzadı -ülkemiz televizyonculuğunun kanayan yarası- ardından Birsel, o uzun sürede durum komedisi yapamayacağını anlayıp işi karakter komedisine vurdu ve Burhan Altıntop gibi, Şahika gibi -yine efsane oyuncuların can verdiği- efsane haline gelebilecek karakterler giderek karikatürize hale geldiler. Ziyadesiyle sönük bir finalle 2009'da sona erdi Avrupa Yakası. Üç yıl boyunca nadiren yazdığı köşe yazılarıyla takip edebildik(m) kendisini -ki yukarıda sözünü ettiğim e-posta da bu boşluğa tekabül ediyor- ve ardından 2012 yılında Yalan Dünya ile yeniden "sahalara döndü" Birsel. Ama o ne kadroydu ya hu, bir ben eksiktim adeta: Altan Erkekli, Füsun Demirel, Olgun Şimşek, Hasibe Eren, Öner Erkan, Bartu Küçükçağlayan gibi bilindik isimlerin yanı sıra Gupse Özay, İrem Sak gibi yeni yeteneklerin yer aldığı enfes bir kadro... Peki senaryo? İlk beş bölüm, bilemediniz ilk sezon karakterlerle tanışmaydı, oyunculuk şaheserleri seyretmekti derken idare ediyordu belki ama iki saatlik sit-com mu olurdu arkadaş? Müzikle sahne dolduran sit-com mu olurdu Allah aşkına? Fıs tabi, o da oldukça sönük bir şekilde veda etti televizyonlara...
Ardından, geçtiğimiz yıl, bir ünlünün başına gelebilecek en kötü şeylerden birisi geldi Birsel'in başına; Acun'la çalıştı... Komedi Türkiye isimli programda metin yazarlığı ve aynı zamanda Gani Müjde (ıyh) ve Haluk Bilginer (kader çok zalim bir şey) ile birlikte jüri üyeliği yaptı. Bu konuda yorum yapmıyorum.

Kasım 2015'te, işbu yazının da kaynağı olan, Memleketi Ben Kurtaracağım isimli kitabı yayımlandı son olarak -ki BEN kitabı okurken (bir-iki kere tebessüm etmemi saymazsak) GÜLMEDİM. İşte -sonunda- geldik yazının esas meselesine? Niye gülmedim? Gülse Birsel mizahı öldü mü? Yoksa ben büyüdüm ve kirlendi mi dünya? Kendimce işbu soruların cevaplarını vermeye çalışacağım...

Bir kere mizah zor iş, eyvallah. İki acıklı müzik, bir ağlayan çocuk koyup insanları hüzünlere gark etmek oldukça kolay olsa da güldürmek, hele ki hayatında bin bir zorlukla boğuşan, tımarhaneden hallice bir ülkenin insanlarını bırakın güldürmek, gülümsetmek bile oldukça zor iş. Dünya düzeni hızla fast-food kültürüne evrilir, her güzel şey en fazla bir haftada tüketilir ve ardından yenisi beklenir haldeyken kalıcı olabilecek güldürücü (?) eserler yaratmak da kolay değil, ona da eyvallah. Ama Birsel'in ilk kitapları HALA komik? Buna ne diyeceğiz? 

Bana sorarsanız cevap basit: "Kaliteli" olmaktan ziyade "başarılı" (popüler) olma arzusuyla beraber Gülse Birsel'in mizahı değil belki ama "bakış açısı" ölmüş olabilir. Yalnızlık Senfonisi, Dargın Değilim, Lal, Yanarım gibi şarkılar söylemiş olan Sertab Erener'in bugün Rengarenk, Koparılan Çiçekler, Söz (Kolaveri) gibi şarkılar söylüyor olması gibi, g.a.g. metinlerini yazmış ve sunmuş, Avrupa Yakasını yaratmış ve oynamış Birsel'in de Komedi Türkiye gibi bir "şey" yapmış olması tamamen stratejik ancak üzücü bir hareket olabilir elbette. Avrupa Yakası'nın sonları ile Yalan Dünya'nın başlarında bitmiş olan hayranlığım ile birlikte saygı duyarım, eyvallah.

Yine de Memleketi Ben Kurtaracağım'ı vasat kılan özellik bu "kalite yoksunluğu" değil tam olarak. Birsel, eski yazılarında da büyük rol oynayan, aynı ironik üslubu korumaya devam etmiş -şükürler olsun ki- ancak eski tespit ya da konuyu açıp-kapama becerisini gösterememiş bu kitaptaki yazılarında. Bu noktada tespit mizahının (?) iyice yaygınlaşan iletişim yolları ile birlikte artık kabak tadı vermeye başlaması, Umut Sarıkaya'nın bile "ayh yeter artık, tamam anladık, tespit" seviyesine gelmiş olmasını göz ardı etmemek gerek.

Üstüne bir de -muhtemelen Hürriyet isimli paçavrada yazıyor olmasıyla bağlantılı olarak- "siyasi hiciv" konusuna girişmiş Birsel -ki sahiden KOMİK DEĞİL. Öncelikle "güleriz ağlanacak halimize" noktasını çoktan geçtik ülke olarak. Yazıları okudukça gülmekten ziyade yaşananları tekrar tekrar anımsayıp sinirleniyor insan. Üstüne Hürriyet'te yazıp Acun'la iş yapan birisinin siyasi eleştiride bulunması biraz absürt geliyor. İlaveten eleştirdiği kitlenin ya ironiyi anlamayacak seviyede ya da kendisini kale almayacak bir kitle olduğunu göz önünde bulundurduğumuzda kıraathanede memleket kurtaran amcalarla sohbet ediyor gibi hissediyorsunuz. Dolayısıyla siyasi hiciv meselesini Olacak O Kadar'ın gerçekten Olacak O Kadar olduğu dönemlerde bıraktığımız gerçeğini kabul etmemiz gerek artık. 

E bu mizahi dünya değişikliği ve konsept başarısızlığı bir araya gelince de oldukça vasat, güldürmek bir yana gülümsetmek becerisini bile gösteremeyen bir kitap çıkıyor ortaya. Değişen dünya, mizah anlayışı, ülkenin hal-i ahvali falan eyvallah da GÜLDÜREN NASIL GÜLDÜRÜYOR? İşte bu noktayı sorgulaması lazım sevgili Birsel'in. (-ki bu okur hadsizliğine de "bayılır" kendisi; sırf iki yazısını okuyarak kendisi hakkında fikir-görüş-bilgi sahibi olduğunu sanan insanları pek güzel ti'ye alır(dı eski yazılarında)) 

Velhasıl kelam; Memleketi Ben Kurtaracağım, benim gibi eski bir Birsel fanını bile tatmin edemeyen bir kitap olmuş. Vaktiniz bol, çerezlik kitabınız yok ise okunabilir belki ama alıp iki satır Sezgin Kaymaz okumanız daha verimli olacaktır kanaatimce.

Hamiş: Yüzde doksan okumaz ama eski "hayran olunan kişiye ulaşmanın zor olduğu" dönemlerden Instagram sayesinde hayran olduğumuz kişinin dün ne yediğini bilebildiğimiz şu dönemlere gelmemiz sebebiyle okuma ihtimali dahilinde kendisine saygımın sonsuz olduğunu belirtmemde fayda var. Netice itibariyle bana okumayı sevdiren isimlerden birisidir kendisi ve böyle bir kişi, mübalağa edecek olursam isterse adam öldürsün, bu saygıyı hak eder benim gözümde. Gençlik hayallerimden birisi de kendisiyle bir Türk kahvesi içebilmekti, pek sever kendisi... Şaka maka büyüdük ya hu?! 

Memleketi Ben Kurtaracağım, Gülse Birsel, - Doğan Kitap, 188 s.

Köşe Başında Suret Bulan Tek Kişilik Aşk - Güray Süngü

Kafamda bir ampul yandı denir ya. Öyle biraz. Ama biraz da değil öyle. Değişik yani. Şöyle ki benim kafam yok. Kafam olması gereken yerde bir ampul var. Aklıma bir şey geldiğinde yanan bir ampul. Çok korktuğumda da mesela. Çok gülersem ki ben çok gülmem. Ama çok ağladığımda yanan bir ampul. Aslında demek istediğim benim kafam bir ampul. Ampul şeklinde bir kafam var da diyebilirim.
Bir okur olarak "yazarlara duyulan ön yargılar" meselesiyle ilişkim malum. Mevcut düzende, bir yazar veya kitap hakkında bir fikir, bir duygu sahibi olmadan sadece edebiyat düzleminde tanışmak neredeyse imkansız hale gelmiş durumda. Sosyal medya, reklamlar, kitap ekleri, dergiler, bloglar ve kitap dostları aracılığıyla pek çok isim, daha tanışmadan bir şeyler çağrıştırır, bir duygu veya düşünceyi filizlendirir hale geliyor. 

Güray Süngü de bu isimlerdendi benim için: Yazının gidişatını etkilememek için yorum yapmadan kısaca #kimbuyazarlar olarak adlandırabileceğim ve Murat Gülsoy'un şu yazısından ana hatlarını öğrenebileceğiniz mesele vasıtasıyla adını duymuş ve ister istemez bir "yargıya" varmıştım hakkında. Heyhat, çoğu zaman faydasını gördüğüm ön yargıların bu sefer beni yanlış yönlendirmekte olduğunu keşfetmem, yine yukarıda bahsi geçen kitap dostları aracılığıyla oldu.

Köşe Başında Suret Bulan Tek Kişilik Aşk, yazarın üçüncü öykü kitabı; bunların dışında ise dört de romanı mevcut. 2010'da yayımlanan Düş Kesiği ile Oğuz Atay Roman Ödülü'nün, 2011'de yayımlanan Kış Bahçesi ile Türkiye Yazarlar Birliği Roman Ödülü'nün ve 2012'de yayımlanan Hiçbir Şey Anlatmayan Hikayelerin İkincisi isimli öykü kitabıyla da bu sene Necip Fazıl Öykü Ödülü'nün sahibi olmuş bir isim Süngü. Kitaplarının yanı sıra pek çok dergide öyküleri yayımlanmış ve yayımlanmaya devam eden bir yazar.

Yazarla tanışmamıza vesile olan Köşe Başında Suret Bulan Tek Kişilik Aşk'ta ilk dikkat çeken Süngü'nün dili: Çokça oyunlarla süslenen, "gelişine" yazılmış izlenimi bırakan ve hipnotize edici bir üslubu var öykülerin. Bir öyküye başladığınızı, bir de bitirdiğinizi hatırlıyorsunuz bir sonraki öyküye geçerken; arada kalan kısımlar uçucu olmaktan ziyade yazarın sizi soktuğu dünyadan kalan hayal meyal hatıralara dönüşüyor. Bunda, yazarın post-modern tavrının da etkisi büyük; okurla iletişime geçtiği bölümlerde anlatmak istediğini net bir şekilde dile getirdikten sonra gerisini öykünün curcurnası içinde, istediği kadar renklendirerek anlatmayı tercih ediyor. Aynı tavır oyunbaz üslubun da kaynağı oluyor: Akışı bölmeden lafa giren yazar ya kendi kendine ya da okurla "dertleşiyor" bir nevi; sorular soruyor, cevaplar veriyor, düzeltmeler yapıyor ve netice olarak alışılagelmişin dışında bir okur-yazar ilişkisi çıkıyor ortaya. Klişeleşmiş kalıbın ötesinde bir samimiyet doğuyor ve okur, bir parça daha çekiliyor öykünün dünyasına.

Öykülerin temasında iki ana unsur var: Kaybeden aşıklar ve deli bireyler. Bu durum öykü kitaplarında konu bütünlüğünden hoşlanan okurlar için ideal olsa da, benim gibi konu zenginliğini yeğleyenler için biraz sıkıntılı: Küçük hacimli öyküler art arda okunduğunda, sürekli aynı akıl hastanesinin farklı hastalarını veya aynı karakterin farklı zamanlarda, hatta farklı evrenlerde başından geçenleri okuyormuş hissiyatı olumlu pencereden duygu ve tema bütünlüğü, olumsuz pencereden ise tekdüzelik olarak yansıyor. "Kaybeden aşık" temasının son dönemin popüler tarzında, yani bir Mahir Ünsal Eriş veya bir Emrah Serbes tarzında olmadığını belirtmek gerek: Daha muzip, daha az dramatize edilmiş ancak özde aynı acıya sahip karakterler Süngü'nün yarattıkları. "Delilik" ise ters köşelerin ve yer yer fantastik boyutlara ulaşan metafizik öğelerinin hava yastığı konumunda; gerçekçilikten uzaklaşmamak için bir nevi emniyet kemeri görevi üstlenmiş durumda. 

Netice olarak; kırk yıl geçse, kendi kendime okumaya karar vereceğim bir kitap değildi Köşe Başında Suret Bulan Tek Kişilik Aşk. Peşin hükümlerin zaman zaman zararlı olabileceğinin (yeniden) kanıtı oldu bu durum benim için. Neyse ki atomu parçalamak yerine bana tavsiyede bulunan kitap dostlarım var...

Köşe Başında Suret Bulan Tek Kişilik Aşk, Güray Süngü - Dedalus Kitap, 103 s.

Semaver - Sait Faik Abasıyanık

Ya... İyi, halis ipekli mendiller hep böyledir. Avucunun içinde istediğin kadar sıkar, buruşturursun; sonra avuç açıldı mı insanın elinden su gibi fışkırır.
Sait Faik Abasıyanık'ın 1936'da yayımlanan ilk kitabı Semaver. Yazarın kaleme aldığı ilk öyküsü İpekli Mendil de dahil on dört öykü Semaver başlığında, beş öykü de Benimle Beraber Seyahatten Dönenler başlığıyla yayımlanmış elimdeki 32. YKY baskısında. 

Semaver'de, okuduğum diğer Abasıyanık eserleri Mahalle Kahvesi ve Alemdağ'da Var Bir Yılan'a nazaran naif bir "acemilik" göze çarpıyor. Elbette bu, beceriksizlik veya çirkinlik ihtiva eden bir acemilik değil: Yürümeyi yeni yeni öğrenen bir bebeğin acemiliğindeki sevimliliği ve bisiklete yeni binmeyi öğrenen bir çocuğun acemiliğindeki şevk ile mutluluğu andıran bir acemilik durumu. Gelip geçiciliğini belli eden, neticesinde elbet sahibinin ustalaşacağını sezdiren bir acemilik. 

Bu kanıya kaynak olan ilk öğe ise Sait Faik'in kimi öykülerdeki dili. Diğer eserlerindeki gibi sabit ve net değil; farklı anlatım üsluplarını, farklı duygulanımları ve imgelemeleri denediği gözlemleniyor yazarın dil arayışında. Buna rağmen kelimeler fışkırırcasına çıkmış kaleminden; basınca daha fazla dayanamayıp patlayan bir borudan fışkıran su gibi. Yazarın, yıllar sonra yazmaya uzun bir ara verdikten sonra söyleyeceği "Yazmasaydım deli olacaktım" sözü yalnızca yazıdan uzak kaldığı dönem için değil, varoluşundan başlayan bir sancı olarak gösteriyor kendisini bu noktada. 

Konu seçimlerinde hayatın ufak detaylarına eğilmeye o zamanlardan başlamış yazar. Bir semaverden yola çıkarak işçinin hazin öyküsünü, bir gemi maketi yardımıyla öksüz bir çocuğun dışlanmışlığını, yalnız bir gecede sarhoşluğun keyfini anlattığı öyküler mevcut. Bunların yanı sıra ise daha uzun soluklu, kurgu ağırlıklı İhityar Talebe gibi kimi, sonradan edineceği, tarzının dışına da çıkmış hikayeler de yer alıyor Semaver'de. Öykülerin bir  diğer özelliği de belirli bir duyguya yoğunlaşmaktan ziyade hayatın bir yansıması gibi her duyguya yer vermeleri. Kederin tatlılığı, yalnızlığın kekremsi huzuru, mutluluğun mahzunluğu gibi siyah ya da beyaz olmayan, gri tonlarında bir hissiyata sürüklüyor öyküler sık sık. 

Söz konusu Sait Faik gibi bir usta olunca fazla söz söylemek de yersiz kaçıyor haliyle. Sait Faik'siz bir Türk edebiyatı düşünülemeyeceği gibi, onunla henüz tanışmayan bir okur da gün gelip de karşılaştığında pişmanlık duyacaktır geç kalmışlığından. Duymasın; Sait Faik'in öyküleri açar kucağını, affeder...

Semaver Sait Faik Abasıyanık, Yapı Kredi Yayınları - 105 s.

Turnalar Sıcak İklimlere Göçüyordu - Hacer Yeni

Hiçbir şey senin değildir. Buradaysan bilirsin. Neyin olursa olsun, ancak gönül ekersen gönül biçersin. Arar ve bulursun. Bilirsin ki kısmeti bağışlar gökler ancak buna layık olmadığında her şey un ufak olur bozkıra karışır. Sen bir yere gidemesen de ruhun seni terk eder, yollara düşer. Şanslıysa bir güvercin kanadına girip aşıkların kabesine kadar uzanır, eksik olan yerlerini tamam eder. Başka bir bedende yaşar gider. Ve en sonunda her şey aslına rücu eder.
Her şeyden önce; neredeyse Ferit Edgü'nün "Eylülün Gölgesinde Bir Yazdı"sı kadar güzel bir isme sahip Turnalar Sıcak İklimlere Göçüyordu. İsmini duyar duymaz aklıma Hüsnü Arkan'ın Rojin'le beraber söylediği Dağlar şarkısı geldi: "Dağlar ne vakittir turna görmedi..." diyordu şarkıda, acaba Hacer Yeni de ne vakittir turna görülmeyen dağları mı anlatıyordu? Böyle yersiz ve büyük beklentilerle aldım kitabı elime; elbette aynı büyüklükte oldu hayal kırıklığım da...

Hacer Yeni genç bir kalem: İlk kitabı Bir Dilek Tut 2011'de, ikinci kitabı Metres Rezidans 2013'de yayımlanan; daha önceleri ise ELLE'de muhabirlik ve editörlük yapmış bir isim. Turnalar Sıcak İklimlere Göçüyordu'da, varlıklı ailesinin imkanlarının, "kendisi için bir hapishaneye dönüştüğünü" fark etmesiyle çareyi "kaçmakta" bulan genç kadın Eda'nın hikayesini anlatıyor: Kapadokya'ya kaçışının bir nedeni bulunmasa da aradığı devayı bozkırın renklerinde, ahlar ağacında ve vazgeçilmez tutkusu gökyüzünde buluyor Eda; taksici Hüseyin'le, evlerinin bahçesindeki peri bacasında yaşayan Seher ve büyüyemeyen kuzuyla, kasabanın bir başka burjuva sakini Seyit'le burada tanışıyor ve "dert"lerine derman buluyor. 

Allah başka dert vermesin tabi... Eda, tam da ağzına terlikle- pardon, gümüş Chanel sandaletle vurulası bir karakter zira. Yazarın, okuryazar.tv'ye verdiği şu röportajda "...'cosmo girl' olması için bütün şartlar mevcutken, yazgısının buna izin vermemesi söz konusu" demesine rağmen tam bir "cosmo girl" ne yazık ki. "Ne yazık ki" çünkü yaşadıkları başka bir karakterin başına gelseydi çok daha farklı ve çok daha leziz bir hikaye çıkabilirdi ortaya. 

Genellikle "Ay şekerim bastı beni buralar, şöyle bi Tibet'e huzur bulmaya ya da Erciyes'e doğayı seyretmeye gideyim diyorum" şeklinde tezahür eden, "zengin metropol kadını duyarlılığı" olarak niteleyebileceğimiz dertler, başkarakterin kaçıp gitmeyi kafasına koyduktan sonra kısa bir süre için nereye gideceğini bilememesi nedeniyle daha büyük bir anlam kazanmıyor öncelikle. Kitap boyunca, tamamen iyi niyetle, başkarakterin bu arayışının, bu sancısının altı doldurulacak, bir anlam kazandırılacak diye bekledim ancak maalesef hep aynı Elif Şafak veya The Secret tarzı yavan mistizm örtüsü altında kaldı hikayesi. Aynı zamanda hayatının erkeğiyle karşılaştığında hep aynı şeyleri giyiyor olmaktan rahatsızlık duyan, yatak odasının tavanında yer alan freskteki topluluğa beyaz Alaia elbisesiyle katıldığını hayal eden (ayaklarında da Chanel sandaletleri varmış) bir karakter olunca karşımızdaki; "cosmo girl" kimliğinden değil sıyrılmak, daha fenası olan "riyakar cosmo girl" kimliği kazanmış oluyor. Buna bir de cevap verilmeyen sorularla bezeli, fazla dramatize edilmiş garip diyaloglar eklenince eserin geriye kalan tüm güzel öğelerinin üstüne devasa bir gölge düşüyor. 

Başkarakterin sığlığı sirayet edip de eserin bütününü derinlikten yoksun bırakmasaydı çok daha güçlü ve keyifli bir hikaye çıkabilirdi ortaya halbuki. Özellikle, yazarın hakim olduğunu sezdirdiği Alevi kültürüne ait temalar ana kurgudaki yüzeyselliğin kurbanı oluyor: Aleviliği çağrıştırdığı için devlet eliyle adları "aşık" olarak değiştirilen, ellerinde saz, köy köy dolaşan "ışıkçılar", başlangıcıyla kadere sitem ettiren Seher ile Ali'nin aşkı ve taksici Hüseyin'in hikayesi gibi temalar, tek başlarına veya başka bir üst metinle bir araya geldiklerinde hikayeyi bambaşka boyutlara taşıyabilecek güce sahip. İlaveten yazarın, kullandığı basit ancak akıcı dil ve gizemli kurgu konusundaki başarısı da çok daha belirgin bir şekilde gösterebilirdi kendisini başka şartlar altında.

Ne yazık ki tüm bu detayların ve güzelliklerin bir nevi "harcanmış olduğu" hissiyatı oluşuyor kitabı bitirip de kapağını kapattığınızda. Biraz fazla müşkülpesentlik ediyor olabilirim, belki de beklentimin yüksekliğiyle alakalıdır bu durum ancak öyle ya da böyle; çok daha doyurucu olabilecekken vasatın altında kalmış bir kitap Turnalar Sıcak İklimlere Göçüyordu. Bu kadar dırdır etmeme rağmen takip edeceğim, bambaşka hikayeler anlatabilecek potansiyele sahip olduğuna inandığım bir isim oldu Hacer Yeni. Ne diyeyim, yeni kitaplarda görüşmek üzere!

Turnalar Sıcak İklimlere Göçüyordu, Hacer Yeni - Koyu Kitap, 247 s.

Alemdağ'da Var Bir Yılan - Sait Faik Abasıyanık

Yine İstanbul çirkin. İstanbul mu? İstanbul çirkin şehir. Pis şehir. Hele yağmurlu günlerinde. Başka günler güzel mi, değil; güzel değil. Başka günler de köprüsü balgamlıdır. Yan sokakları çamurludur, molozludur. Geceleri kusmukludur. Evler güneşe sırtını çevirmiştir. Sokaklar dardır. Esnafı gaddardır. Zengini lakayttır. İnsanlar her yerde böyle. Yaldızlı karyolalarda çift yatanlar bile tek.

Alemdağ'da Var Bir Yılan
Alemdağ'da Var Bir Yılan, Sait Faik Abasıyanık'ın uzun süredir mücadele ettiği siroz hastalığına yenik düşerek 1954'te hayatını kaybetmesinden evvel yayımlanan son kitabı. 

Okuduğum bir önceki Sait Faik kitabı olan Mahalle Kahvesi için "yazarın sahip olduğu yaşama sevinci, hemen her öykünün her satırından okunuyor adeta" demiştim. Alemdağ'da Var Bir Yılan ise aksine; karamsarlığın ve yalnızlığın ön planda olduğu bir kitap. Ayrıca pek çok eleştirmene göre eserdeki hikayeler, biçem itibariyle de önceki öykülerinden farklı; o zamana kadar çoğunluğu biyografik izler taşıyan ancak başkakarına ait hikayeleri gerçekçi bir üslupla anlatırken, Alemdağ'da Var Bir Yılan'da kendi kişiliğini, kendi sorgulamalarını sürrealist bir anlatımla aktarıyor Abasıyanık. Bir nevi kendi münakaşasını gerçekleştiriyor, kendi benliğini sorguluyor. Öyle ki; Haziran 1954 tarihli Varlık dergisinde yayımlanan "Sait Faik'in Realitesi" başlıklı yazısında Fikret Ürgüp, "Mühim olan, Sait Faik'in bu hikayeleri yazarak içini dolduran sanat yükünden kurtulmuş, kendini anlama yolunda en büyük adımı atmış olmasıydı. Onu tanıdıklarını sananlar bu son hikayeleri büyük bir dikkatle okurlarsa nasıl da tanımadıklarını görecek ve yeniden keşfedeceklerdir. O da kendini tanımaya uğraşıyordu zaten ve bu karışıklık içinden her gün yeni bir tarafı aydınlığa çıkıyordu." diyor.

Sahiden de Alemdağ'da Var Bir Yılan'da yer alan on yedi öykü, diğer Sait Faik öykülerine nazaran daha derin, taşıdığı anlamlar açısından daha karmaşık... Öykülerinde gündelik, sıradan olayları basit bir üslupla anlatmasına alışageldiğimiz yazar bu eserde sık sık alegorik anlatıma başvurmuş; yalnızlıktan, dostsuzluktan ve ulaşılamaz bir aşktan yakınmış... Panco diye bir karakterle karşılaşıyoruz örneğin; hayali bir arkadaş mı, eski bir dost mu yoksa gizli bir aşık mı bilmediğimiz Panco bazen doğrudan, bazen dolaylı olarak dahil oluyor kimi öykülere. Abasıyanık'ın ulaşılamayan, bilinmeyen veya söylenemeyeni anlatmak için kullandığı bir imge. 

Kitaba dair ilginç bir anekdot ise şöyle: Eserde yer alan öykülerden birisi olan İki Kişiye Bir Hikaye'yi okurken ilginç bir şekilde aşina gelmişti. Daha evvel internet üzerinden veya başka bir şekilde okumuş olabileceğimi düşünürken Selim İleri'nin şu yazısındaki bahsi ile meselenin aslını anlamış oldum: 
Çünkü Sait Faik, önce “İki Kişiye Bir Hikâye”yi yazmış; sonra da hikâyesini kaybetmiş, oturmuş bir kez daha yazmış, “Ermeni Balıkçı ile Topal Martı” adını takmış. Bu ikincisini Mahalle Kahvesi’nde yayımlamış. İlkini bulmuş, onu da Alemdağ'da Var Bir Yılan’a almış. Hangisi daha etkileyici, kestiremiyorsunuz.
Öyle ki Mahalle Kahvesi'ni okuduğum vakitlerde Yalnızlar Mektebi'nden sevgili Devran Bostancıoğlu ile Sait Faik'ten konuşmuş, adını hatırlamadığımız ama çok sevdiğimiz bu öyküyü o Alemdağ'da Var Bir Yılan'da okuduğunu, bense Mahalle Kahvesi'nde okuduğumu öne sürmüş ve mutabakata varamamıştık. Meğer öykü nüanslara rağmen iki kitapta da yer alıyormuş. Böylece aynı öykünün iki farklı zamanda kaleme alınması üzerine hoş bir gözlem imkanı bulmuş oldum, ki iki kitaba da sahipseniz size de tavsiye ederim. 

Son olarak; İş Bankası Kültür Yayınları'nın kapak tasarımları, YKY'nin klasikleşmiş ama özgünlük ve ruh yoksunu kapaklarının ardından ilaç gibi geliyor Sait Faik eserlerine. Her ne kadar onlar da pek özgünlük peşinde olmasalar da (yılan yılana benzer demeyin; buradaki bayraktan birebir alınmış çizim) en azından eserin ve Abasıyanık'ın ruhuna yaraşır bir tasarım diyebilirim.

Hamiş: Sait Faik demişken; Yalnızlar Mektebi'nin 4. sayısı raflardaki yerini çoktan aldı bile! Bu sayının kapağında Abasıyanık sesleniyor bize, "Hişt Hişt" diye.  Bu sayı hakkında detaylı bilgi için buradan, satış noktaları için buradan ve dergiye ulaşamayanlar için yapılan güzelliğe göz atmak isterseniz de buradan buyurun.

Alemdağ'da Var Bir Yılan Sait Faik Abasıyanık, İş Bankası Kültür Yayınları - 136 s.

Karayel Hüznü - Buket Uzuner

Merter bekliyordu. Bir an önce bu sıkıntıdan kurtulmaya ve yeniden kaçıp, uzaklara, çok uzaklara gitmeye ayarlamıştı iç saatlerini. Çekip gidecekti. Kaçacaktı. Hemen, babası iyileşir iyileşmez, kaçacaktı. Kendi coğrafyasında, kendi yaşamını yaşayabilmek, biraz Anita, biraz turizm, ama en çok uzakta olmak için gidecekti. Kaçacaktı buradan, mobilya işinden, angaryalardan, başkasının yaşamını prova etmeklerden, “iyi insan” olmak zorunda kalışlardan… tümünden, tümden kaçacaktı. En çabuk, en ilk zamanda.
Buket Uzuner'in Kumral Ada~Mavi Tuna'sını okuyup beğendikten sonra, yazarın diğer kitaplarında aynı hazzı bulup bulamayacağım endişesine kapılmış, "Sizce hangi Uzuner kitabı beni hayal kırıklığına uğratmaz?" diye sormuştum. Önerilerden birisi olan Karayel Hüznü, tam da aradığım gibi bir kitap çıktı; hayal kırıklığına uğramak bir yana, Uzuner hayranlığım bir kat daha arttı.

İçerisinde üç tane öykünün yer aldığı kitap, esere de ismini veren Karayel Hüznü adlı şiirle karşılıyor okuru. Sivas katliamında kaybettiğimiz Metin Altıok'a ithaf edilen ve sevdiği bir şairi kaybetmenin korkusu ile yaşama tutunmasını sağlama ümidini aynı anda hissettiren enfes şiirde Uzuner, yedi gün boyunca komada kalan şaire sesleniyor:

Haydi şair kalk, 
Birazdan güne varır gece, 
Aydınlık şiirlerde hece hece. 
Bayramlıklar giymiş bekliyor, 
Seni yeni şiirler, 
Zaten hiç yakışmıyor 
Şairlere ölümler.

Kitabın ilk öyküsü Otuz Yedi Yaş. O yaşına kadar Alp Dağları'na gidemediğinin, hayalini gerçekleştiremediğinin ayrıdına varan bir kadının hikayesi... O zamana değin düşünmemiş, düşünmediği için geldiği konumu fark edememiş kahramanımızın hayatını, tercihlerini ve yaptığı seçimleri sorgulamasına ortak oluyoruz. Öykünün fonunda ise Thelma & Louise filmiyle kültleşen Marianne Faithfull şarkısı yer alıyor; The Ballad of Lucy Jordan
 At the age of thirty seven/She realized she never rode through Paris/in a sport car/with the warm wind in her hair

Kitabın ikinci öyküsü İkizlerden Biri, küçük bir kız çocuğunun dilinden yazılmış. Sorunlu bir ailenin gölgesi altında ölüm ve sonsuzluk gibi, bir çocuk için tam bir muamma olan kavramları sorgulayan ve ikiz kardeşine nazaran daha silik, daha sessiz bir kız çocuğunun yaşamını sorgulama hikayesi. Yan karakterleri, aile yaşantısına yaklaşımı ve çocuklara özgü  o katıksız masumiyeti işleyişiyle leziz bir öykü. 
Those were the days of our lives, yeah/The bad things in life were so few/Those days are all gone now but one thing's still true/When I look and I find, I still love you

Kitabın son öyküsü Bütün K Harflerinden Uzak, Queen'in These Are The Days of Our Lives adlı şarkısının dinlenerek okunmasını öneren, okurlardan üç tanesi için özel bir notla başlıyor. Küçük bir barda buluşan üç arkadaşı izleyen anlatıcıyı dinliyoruz bu öyküde. İki erkek ve bir kadından oluşan arkadaş grubunun hayattan beklentileri ile yaşamları arasındaki farkları, sorumluluklarını, tercihlerini ve kaçışlarını gözlemliyoruz.

Karayel Hüznü, ismiyle müsemma, insanın içini ürperten bir öykü kitabı. Okur da, karakterlerle beraber, kendi hayatına dair gözlemler yapmaya, tercihlerini ve yaşanmışlıklarını sorgulamaya yönleniyor. Ayrıca öykülerin, bireyin toplumdaki konumuna ve yaşamını yönlendirme çabasına getirdiği eleştirel yaklaşımlar ile zekice tasarlanmış, akıcı kurgularının yanı sıra bir ortak noktaları da, her birinin vurucu bir sürprizle okuru sersemleten sonlara sahip olması. Böylece Uzuner, başarılı karakterler, geniş bir gözlem gücü, dinamik kurgular ve samimi dile ilaveten, okurda uyandırdığı merak duygusu ve çarpıcı finallerle dört başı mamur bir okuma serüveni sunuyor.

Eylül gelmiş, havalar serinlemeye yüz tutmuşken; ruhunuzu cereyanda bırakacak öyküler okumak ve biraz olsun silkinip, kendinize gelmek isterseniz tam size göre bir kitap!

Karayel HüznüBuket Uzuner, Everest Yayınları - 77 s.

Zindankale - Sezgin Kaymaz

CANIM… “Doğru düzgün insan” sınıfında kabul ettiğimiz, sevdiğimiz insanların ağzından çıkınca iyi bir söz, ama bir dolu asalak kelimeyi konuşmasına ulamayı adet edinmiş, dostuyla da düşmanıyla da canımlı, cicimli, hayatımlı konuşan insanların ağzından çıkınca anlamsız, hele ki de böyle, insana tepeden bakan ve ne kadar tepeden baktığının altını çizercesine bunu kullanan insanların ağzından çıkınca epey can acıtan bir söz.
Sandık Odası'nda öyküleriyle tanıştığım Sezgin Kaymaz'ın 2004 tarihli romanı Zindankale. Kaymaz için "hak ettiğini bulamamış bir yazar " demiştim, Zindankale'yi okuduktan sonra "az bile söylemişim" diyorum... 

Hikaye bir rüyayla başlıyor; karanlık, metruk bir oda, iki bebek ve iki şahidin yer aldığı tedirgin edici bir rüya. Öyle ki tıpatıp aynı rüyayı gören hikayemizin başkahramanları Davut ve Çiğdem'e yataklarını ıslattıracak cinsten... Rüyanın ve altındaki gizemin ardında kalabalık bir güruh; Şadıman Beyefendi, Uzun Sedat, Buzdolapçı Ali Fuat, Sağlık Kabinci Kamil ve Sevim Hanım ile Selim Dayı. Onların da peşinde, Ankara'da oradan oraya koşturan haylaz bir ışık topu ve onu kovalayan gölge. En arkasında ise biz varız bu kovalamacanın; okurlar. Böylesi hareketli bir kurguyla dünyasına çekiyor Zindankale; benim gibi Ankara'nın yabancısına bile her yeri biliyormuş gibi hissettiren tasvirleri, her biri ayrı güzel karakterleri ve yerel-fantastik hikayesiyle sürükleyici, eğlenceli ve doyurucu bir kitap.

"Sezgin Kaymaz'ın bir sonraki kitabı 'Edebiyatta dilin samimiyeti' olabilir çünkü zaten çoktan yazmış da yayımlanmamış gibi yazıyor" dediğim bir tweet atmıştım kitabı okurken. Gerçekten de, örneğin ilk 300 sayfa boyunca tek bir günü anlatmasına rağmen öyle bir akıcılığa sahip ki üslubu, zaman zaman tekrara düştüğü halde okuru sıkmamayı bu dil sayesinde başarıyor Kaymaz. Hayata dair göze batmayan, aforizma kokmayan hatta belki altı çizilmeyen ama gerçek ve samimi tespitleri dikkat çekiyor. Dili gibi hikayesi de, karakterleri de -tüm fantastik öğelere rağmen- gerçek ve tanıtım yazısında sıkça vurgulandığı üzere "yerel." 

Zindankale'de edebi yönden en çok dikkatimi çeken Kaymaz'ın üslup değişikliğindeki başarısı oldu: Üçüncü kişili anlatım kullanılmasına rağmen, anlatılmakta olan mekan ve karakterler değiştikçe dil de değişiyor; karakterin üslubunu, olayın atmosferini yansıtıyor. Böylece anlatımda dinamizm, akıcılık ve samimiyet sağlanmış oluyor.

Fazlasıyla beğendiğim kitaplar hakkında yazarken şirazeyi kaçırmaktan çekindiğimi belirtmiştim; iş yine oralara varmadan son olarak eser hakkında Ömer Türkeş'in 2004 tarihli (kitabı okumayı düşünenler için sürpriz bozan bir niteliğe sahip) şu yazısında dile getirdiği eleştiriye katıldığımı belirteyim: "Anlatma becerisini yüzeydeki insani ilişkilerle sınırlıyor Kaymaz, ipuçları vermekle birlikte -beş yüz sayfalık bir romanda- o ilişkilerin ardındaki siyasi, ekonomik, toplumsal meselelere hemen hiç el atmıyor."

Kaymaz'ın şahane bir son söz ile okurla bir nevi dertleşerek sonlandırdığı Zindankale de gözü kapalı tavsiye edebileceğim kitaplar arasındaki yerini almış oluyor böylece. "Yau... Sen bi' dakka..! N'oluyor Allahaşkına?"

Zindankale - Sezgin Kaymaz, İletişim Yayınları - 527 s.

Erken Kaybedenler - Emrah Serbes

Öne çıktım, "Göz yaşartıcı gaz sıkmanıza gerek yok," dedim. "Arkadaşlar zaten yeterince duygusal insanlar."
Üst Kattaki Terörist
Gezi'de sıkça karşılaştığımız, karşılaştıkça da gülümsediğimiz bu slogan Emrah Serbes'in kitabından; Erken Kaybedenler. Ankara polisiyelerinin yazarı, dolayısıyla çok sevilen Behzat Ç. karakterinin yaratıcısı Serbes, erkek çocukların dünyasını anlatıyor okura; taşrada ve kainatta, yapayalnız kalmış erkek çocukların hikayelerini... Ne Behzat Ç. izleyicisi ne de Emrah Serbes okuru olduğum için ilgimi çekmeyen, pek de okumaya niyetim olmayan bir kitaptı Erken Kaybedenler. Sevgili Kitap Eylemcisi'nin düzenlediği çekilişle kitabı kazanmam üzerine tanışma imkanı buldum kendisiyle. İyi ki de tanışmışım. 

Erken Kaybedenler, erkek çocukların ağzından yazılan öykülerden oluşuyor. Yaşları 13-14'ü geçmeyen, kah aşk acısı kah varoluş sancısı yaşayan, mahallede top oynayan, sahilde kumdan kaleler inşa eden çocuklar bunlar, yani hepimizin bildiği, tanıdığı çocuklar...  Sekiz öyküden mürekkep kitap, Cemil Meriç'ten "Acılar hatıralaşınca güzelleşir" alıntısıyla karşılıyor okuru -ki esere hakim duyguyu anlatmak için daha iyi bir seçim yapılamazdı kanaatimce. Serbes'in öyküleri öyle duygu yüklü, öyle "gerçek" ki kitaba kapılmak işten bile değil. İster istemez -bir okur olarak- sık sık yazarın "gelişine yazdığı" izlenimi edindim öykülerden; irdelemeden, üzerinde durmadan, adeta içten geldiği gibi kaleme alınmış öyküler.

Kitabın en büyük kusuru dili. Öykü kahramanlarının yaşadıkları ve hatta düşündükleri on üç yaş için örneğin, gayet gerçekçi olsa da bunları ifade şekilleri bir, hatta iki beden büyük gelmiş hikayelere. Çocukların ağzından anlatılan hikayelerin kurgu edilişi ve dile getirilişi karakterlerimizi ayan beyan "büyümüş de küçülmüş" bir çizgiye sürüklüyor; yani aslında hepsinin bir yetişkin tarafından yazıldığı sık sık hatıra geliyor ve eserden anlık kopmalara sebep oluyor. Elbette kimsenin hikayeleri "gerçekten çocukların anlattığına" inanmak isteyeceğini düşünmüyorum ancak anlatılanların gerçek olmadığını "unutturmak" maharet gerektiriyor -ki Serbes bu hüneri sergileyememiş maalesef.

Bahsi geçen yeteneğin en ala örneklerinden birini Salinger, hiç de beğenerek okumadığım, Çavdar Tarlasında Çocuklar'ında sunar. Başkahramanımız ve anlatıcımız Holden Caulfield kelimenin tam anlamıyla bir ergendir ve kitap boyunca bunu unutmamız mümkün olmaz; hikayesini, bizzat kendi ağzından dinlediğimize ikna oluruz. Öyle ki beni eserden uzaklaştıran ilk etmenlerden birisi, kendisinin bitmek bilmez ergen zırvaları olmuştur -ki gerçekçiliğini varın siz tahayyül edin! Öte yandan J. Safran Foer'in Aşırı Gürültülü ve İnanılmaz Yakın kitabında sekiz yaşındaki Oscar sıkça "yaşından büyük" laflar etse de Foer, karakterin "dahiye yakın bir zekaya sahip olması" jokerini kullanarak telafi etmiştir durumu örneğin. Bahsetmezsem eksik kalacak bir başka örnek Emma Donoghue imzalı Oda olacaktır; 5 yaşındaki Jack'in anlatısı neredeyse "Bu çocuk bu yaşta yazı yazmayı nereden öğrenmiş?" dedirtecek cinstendi, takdire şayan.

Bu ufak "çocukların ağzından yazılmış kitaplar" hatırlatmasının ardından konumuza dönecek olursak; dil meselesine bu denli takılmamın sebebi, her yönüyle enfes olabilecek bir eserin bu büyük handikap sebebiyle "keyiflik" bir hal alması. Kurulan duygu dünyasına hayran olmamak elde değil; hikayeleri okurken hüzünden, sevince; acıdan, kahkahaya sık ve ani geçişler yaşıyoruz -ki çocukluk dediğimiz tam da bu değil midir? Yere düşen dondurmasının ardından yaygara kopartan çocuk değil midir baloncuyu gördüğünde neşelere gark olan? Ya da düşüp de canı yandığında ağlama hazırlığı yaparken herkesin gülmesi üzerine kahkahalar koparan? İşte böyle bir eserde anlatım dilindeki bu eksiklik sadece gerçekçiliği öldüren bir unsur olarak çıkmıyor karşımıza; yer yer didaktikleşen ve rahatsız eden, yer yer ise kurguyu vasat bir seviyeye çeken bir handikap. 

Bu şartlar altında Serbes'in son kitabı Hikayem Paramparça merak ettiklerim arasına girdi. Hikayelerde yaş unsurunun ortadan kalkması beklentimi karşılayabilir diye ümit etmekteyim. Öte yandan tam aksi bir sonuç almam da olası, dolayısıyla kafam karışık bu konuda biraz. 

Özetle Erken Kaybedenler, çok daha iyi olabilecekken vasat kalmış ama okuması çok keyifli, huzurlu ve eğlenceli bir kitap.

Erken Kaybedenler - Emrah Serbes, İletişim Yayınları - 143 s.

Sabahın Ucu - Sibel Cemali

Sürüden kopan dışlanır mı? Yoksa özgürlüğe kanat açışına sessiz bir kabulleniş mi eşlik eder?
Sibel Cemali'nin 2011'de yayımlanan öykü kitabı Sabahın Ucu, kitabı Okur Anlatır'ın düzenlediği çekilişten kazanmam sayesinde okuduğum bir eser oldu. Doğru söylemek gerekirse bu durum vesile olmasaydı kitabın dikkatimi çekmesi ve Cemali ile tanışmam düşük bir ihtimaldi; ne eseri ne de yazarını daha önce duyduğum için karşılaşsam bile ilgi göstermez ve ne büyük bir güzelliği kaçırdığımın farkında bile olmazdım. Evet; oldukça düşük beklentilerle elime aldığım Sabahın Ucu beni çok etkiledi. 

1966 doğumlu Sibel Cemali Büyükada ve Heybeliada'da geçen ilkokul öğreniminin ardından İstanbul Üniversitesi Coğrafya Bölümünden mezun olmuş; Jeomorfoloji Yüksek Lisansının ardındansa çeşitli eğitim kurumlarında öğretmenlik ve yöneticilik yapmış. Öykü ve metin çözümlemeleri çeşitli dergilerde yayımlanan Cemali'nin ilk kitabı Sabahın Ucu; Ada'da, Geriye Bakış ve An'lar olmak üzere üç ana bölüm altında toplanan on yedi öyküden oluşuyor.

Genel kapsamda Cemali, öykülerinde bireyler üzerinden toplumsal ve siyasal olayların izleğini sürüyor. Bu süreçlerin insanlar üzerindeki çoğu zaman farkına bile varmadığımız etkilerini yalın ve yer yer şiirsel bir dille, gerçekçi bir yaklaşımla anlatıyor. Cumartesi Anneleri'nden 6-7 Eylül Olayları'na toplumsal hafızada bıraktığı izler derin olan ancak bireyler üzerindeki tesiri, özellikle empatiden uzak siyasi platformda, gözden kaçan travmatik vakaların kahramanlarını kah gözlemlerine kah hayal gücüne dayanarak aktarıyor. Bu söylediklerim protest bir yaklaşım, siyasi bir üslup getirmesin akla; kadın olmanın, daha doğrusu "kadın" meselesinin altı çizilse de esasında insan olmanın inceliklerine değinen bir anlatım, şairane bir dil ve akıcı bir kurgunun arka planını teşkil ediyor tüm bu toplumdan yola çıkan birey hikayeleri...

"Ada'da" başlıklı bölümün beş öyküsünde hikayelerin çoğu trajik bir nitelik taşıyor olsa da mekanın huzuru her bir satırdan okunuyor; özellikle şehir hayatının çilelerinden muzdarip bünyelerde kalkıp adaya yerleşme hevesi yaratıyor. "Geriye Bakış"da çocukların kendilerine özgü gözlem yeteneklerinden arda kalan hatıratları ve ebeveyn-çocuk ilişkisinin getirdiklerini okurken, "An'lar"da, tam da başlığa yaraşır şekilde, değeri ancak dönüp yeniden bakıldığında anlaşılan kısacık zaman dilimlerini irdeliyoruz. Yer yer gerçekçi, yer yerse bilinç akışı veya alegori yoluyla fantastik boyutlara ulaşan anlatımlarıyla her biri ayrı ayrı akıcı ve bazen hüzne bazense tebessüme sürükleyen öyküler bunlar. 

Sabahın Ucu, kitaptaki ilk öykünün adı olmasının yanı sıra farklı sebeplerle de kitabın ismi olmuş: "Sabahın Ucunu özellikle iki anlamı olduğu için seçtim. Tabi aynı anda kitabın içinde bulunan öykümün adı Sabahın Ucu. Birinci anlamı, aydınlıktır. Karanlığın geride kaldığı bir zaman dilimidir, bütün sıkıntıların,bütün karamsarlıkların, geceyle geriye çekilip, her şeyin olumluya gittiği bir anlama da geliyor. İkinci anlamı; Ben kitabımda genel olarak kadınları işlediğim için. Kadınların içinde bulunduğu açmazı aşarak belli bir noktaya gelmesi anlamına da geliyor, bu anlamıyla umudu içeriyor Sabahın Ucu, yani kadınların içinde bulunduğu açmazı bir şekilde aşıp umuda yolculuğu ifade ediyor Sabahın Ucu." diyor Sibel Cemali buradan tamamına ulaşabileceğiniz bir söyleşide -ki bu cevap bile eserin izleği hakkında fikir edinebilmemizi sağlayacak bir nitelik taşıyor başlı başına. 

Öykünün edebiyatta "üvey evlat" muamelesi görmesinden hoşnutsuz olan okur için şifa niyetine bir kitap Sabahın Ucu, ümit vadeden bir kalem Sibel Cemali.

Sabahın Ucu - Sibel Cemali, E Yayınları - 120 s.

Sırça Köşk - Sabahattin Ali

Sakın tepenize bir sırça köşk kurmayınız. Ama günün birinde nasılsa böyle bir sırça köşk kurulursa, onun yıkılmaz, devrilmez bir şey olduğunu sanmayın. En heybetlisini tuzla buz etmek için üç beş kelle fırlatmak yeter.
Edebiyat, pozitif bilimlerde veya spor müsabakalarında olduğu gibi başarının belirli kriterlere indirgenebildiği bir mecra olmasa da eserlerin zamana karşı koyabilme yetileri önemli bir nitelik olarak değerlendirilebilir: Vaktinde binlerce satmış ancak günümüzde neredeyse hatırlanmayan kitapları başarılı addetmek pek doğru olmayacağı gibi satışlarda hüsrana uğramış ancak hala hafızalarda değerini koruyan eserleri başarısız görmek de aynı şekilde doğru olmayacaktır örneğin. Daha da önemlisi; eserin, hangi zamanda okunursa okunsun, okuyan için bir anlam taşıdığı, sadece yazıldığı dönemde değil geleceğinde de anlamlılığını koruyabildiği durumlar edebiyatta "zamansız" olmanın değerini göstermektedir; Antik Yunan'dan günümüze değerini koruyan eserler, ozanların ölümsüz şiirleri, yüzyıllar önce yazılan klasikler bu durumun ispatıdır adeta.

İşte Sabahattin Ali, sadece eserleriyle değil; kimliğiyle de zamana karşı koyan bir isim. Yaşadıkları ve yaşattıkları hem hüzne hem de buruk bir mutluluğa kaynak olan Ali; roman, öykü ve özellikle şiirleriyle ölümsüzlüğe erişmiş değerli bir kalem. Sırça Köşk yazarın ilk olarak 1947'de yayımlanan son öykü kitabı; on üç öykü ve dört masaldan mürekkep derleme, adını içerisindeki aynı başlıklı masaldan alıyor. Masal dendiğine bakmayın; masallar zaman içerisinde safi çocuklara hitap eden bir yazın şekli olarak algılansa da Sabahattin Ali'nin masalları aksine, özellikle yetişkinlerin okuması gereken cinsten. 

Daha önce Kürk Mantolu Madonna ve Kuyucaklı Yusuf romanlarını okuduğum Sabahattin Ali'nin dili öykülerinde daha belirgin, daha yalın ve daha etkileyici. Sadeliğine rağmen iz bırakan betimlemeleri, birey-toplum ilişkisini çarpıcı ve gerçekçi bir şekilde gözler önüne seren kurguları ve toplumsal meseleleri abartmadan, taraf tutmadan (ya da tuttuğunu belli etmeden) aktaran üslubuyla Ali, Sırça Köşk'te okuru mütemadiyen düşündürüyor ve hatta tabiri caizse üzüyor: Üçkağıtçı tüccarlar, çıkarcı doktorlar, zorla katil olan gençler, sokağın ihmal edilmiş çocukları, hayatın karanlığa sürüklediği kadınlar, korunmayan doğal güzellikler ve kültürel miras karşısında elem duyan öğretmenler, işkence gören aydınlar ve masallarda simgeleşen zalim ve alimleri; insanoğlu var olduğu müddetçe hükmetmeye devam edecek zulmü ve bu zulmün mağduru mazlumları anlatıyor.

Kitabın tamamına hakim bu karamsar havanın Sabahattin Ali de farkında olmalı ki; okuduğum basımın arka kapağında da alıntılanan bir kısımda şöyle diyor:
"Niçin hep acı şeyler yazayım? Dostlar, yufka yürekli dostlar bundan hoşlanmıyorlar. Hep kötü, sakat şeyleri mi göreceksin? diyorlar. Hep açlardan, çıplaklardan, dertlilerden mi bahsedeceksin? Geceleri gazete satıp izmarit toplayan serseri çocuklardan; bir kaşık toprak, bir bakraç su için birbirlerini öldürenlerden; cezaevlerinde ruhları kemirile kemirile eriyip gidenlerden; doktor bulamayanlardan; hakkını alamayanlardan başka yazacak şeyler, iyi güzel şeyler kalmadı mı? Niçin yazılarındaki bütün insanların benzi soluk, yüreği kederli? Bu memlekette yüzü gülen, bahtiyar insan yok mu?" Bahtiyar Köpek
Diyor demesine ama aynı öyküde muzip bir tavırla eleştirmeyi, karamsarlığı sürdürmeyi de ihmal etmiyor. Dolayısıyla şuradaki yazımda Sait Faik için söylediklerimin hemen hemen tam tersini Sabahattin Ali için söylemek mümkün: Yazarın, duyarlılık ve farkındalığının bir bedeli olarak hayatın en çok can sıkıcı ve kötümser taraflarını gördüğünü öykülerin hemen her satırından okuyoruz.

Zamanının değil her devrin yazarı Sabahattin Ali'nin Sırça Köşk'ü özellikle öykü severlerin severek okuyacaklarını düşündüğüm bir eser.

Sırça Köşk Sabahattin Ali, Yapı Kredi Yayınları - 141 s.

Dublörün Dilemması - Murat Menteş

Pozisyonunu tasvip etmediğin bir düşünürü takip ederek, onun tespit ve tahlillerini gündemine alabilirsin. Bu, senin kendi düşüncelerini oluşturmana imkan sağlayabilir. Yani sadece katıldığımız yaklaşımlarla meşgul olmamız hem mümkün değil hem de zorunlu değil.
Murat Menteş ismini ilk olarak Afili Filintalar'ın yayın hayatına başladığı Ocak 2010'da duymuş, zaman içerisinde de rastlantılar sonucu kitaplarından haberdar olmuştum. Dublörün Dilemması-bir zamanlar ilgiyle takip ettiğim Onur Ünlü'nün varlığı sebebiyle- özellikle kapağı  ve ahenkli ismiyle merakımı çekmişti ancak bir türlü okuma fırsatı bulamamıştım... 

Aynı süreç içerisinde Menteş hakkındaki gözlemlerim, kendisinin "muhafazakar-entelektüel" imajı yaratma çabaları sebebiyle ciddi bir önyargıya kapılmama sebep oldu. Yanlış anlaşılma olmasın; ne muhafazakar ne de entelektüel kısmıyla bir problemim var. Problem olan; böyle bir "imaj yaratma çabası", kör göze parmak sokarcasına mütemadiyen bu yaklaşımın altının çizilmesi benim açımdan.  Yoksa elbette yazarlar, belli ideolojilere sahip olabilir, eserleriyle bu görüşlerini belirgin kılabilirler; sanatlarını ikinci planda bırakmadıkları müddetçe...


Bu girizgahın sebebi; Dublörün Dilemması'nı neden beğenmediğimi ve Murat Menteş'in nasıl da abartılan, nasıl da popüler kültürle köpürtülen bir yazar olduğunu düşündüğümü izah edebilmek istemem, ama öncesinde bilmeyenler için kısaca kitaptan bahsedeyim: Kitap "farklı" karakterlerin ağzından anlatılan dört bölümden oluşuyor: Cin fikirli serbest girişimlerle hayatını idame ettirmeye çalışan, zeka kumkuması, iki lafından birisi aforizma adayı olan ve albino anti kahramanımız Nuh Tufan'ın, en yakın arkadaşı İbrahim Kurban tarafından icat edilen, gerçeğine çok benzeyen yapay dokudan maskeler sayesinde iş adamı Ferruh Ferman'ın yerine geçmesi ve gizli ajan Habib Hobo'nun da bir şekilde olaylara karışması sonucu ilerleyen asıl kurgu ekseninde maceralı, sürükleyici ve yer yer eğlenceli bir hikaye anlatıyor Menteş. 

Öncelikle Sezar'ın hakkı Sezar'a: Murat Menteş'in kelimelerle arası gerçekten çok iyi. Anlatmak istediğini zorlanmadan, sürüncemede bırakmadan aktarmayı öyle iyi başarmış ki; okurken adeta yazar sizinle konuşuyormuş hissine kapılıyorsunuz. Üslubu, betimlemeleri ve kurgu içerisindeki sıçramaları ile oldukça akıcı bir eser çıkartmış ortaya. Ancak maalesef elimizde olan yegane iyi yönü bu kitabın...

Dublörün Dilemması'nı okuma imkanı bulduğumda, tüm iyi niyetimle, önyargılarımdan sıyrılarak okumaya çalıştım ancak bu çabalarım mütemadiyen boşa çıktı; Menteş'in çizgi romandan sinemaya, edebiyattan felsefeye "engin bilgi birikimini" metne yedir(e)memesi ve hikayeyle bağlantısı olmayan, dolayısıyla sırıtan cami, dua anekdotları ısrarla gözüme batmaya devam etti. Üstelik yan yana dizilmiş aforizmaların edebiyat addedildiği şu dönemde -ki bir noktada bunun baş mümessili Afili Filintalar oluşumu ve Menteş'tir kanaatindeyim- sık sık böyle çabalara girilmesini de tam anlamıyla "yorucu" buldum. Göndermelerden hoşlanan bir insan olmama rağmen Menteş sınırları öyle zorlamış ki, zaman zaman kendimi bir "genel kültür ansiklopedisi" okuyormuş gibi hissettim.

Yine de iyimser bir yaklaşımla bu yorumlarımı, önyargılarımın bir getirisi olarak, algıda seçicilik yaşamamla açıklayabiliriz belki ancak bu kadarla bitmiyor: Murat Menteş en büyük hatayı hikayesini dört farklı karakterin ağzından anlatmakla yapmış. Başlıklarla belirtilmemiş olsa; ne üslup olarak ne de çizdikleri psikolojik çerçeve açısından karakterler arasında herhangi bir fark görmek mümkün. Hep aynı "kaderin çemberinden geçmiş, çok görmüş, çok okumuş, yazsa hayatı roman olacak" karakterlerin; hep aynı "ben her şeyin farkındayım ve her şeyi biliyorum, ettiğim her laftan aforizma çıkar" üslubu... Bunun üstüne gerçeküstücülükten bilerek uzak duran ama bir o kadar da gerçekçilikten uzak hikaye ve kurguyla, nereye varacağı bariz soru işaretleriyle yaratılmaya çalışılan merak unsuru, en basit tabirle sakil bir intiba yaratıyor. 

"Arkadaşım anladık: Murat Menteş'i sevmiyorsun, Dublörün Dilemması'nı da başarılı bulmadın. Eee?" diyecek olursanız, an itibariyle o noktaya geliyorum: Menteş'in son kitabı Ruhi Mücerret ile koyu hayranları bir yana, sadece üslubunu seven okurları da hayal kırıklığına uğrattığı konuşuluyor sık sık. Bu noktada Menteş'e "kızma hakkımız" yok: Dublörün Dilemması'nı okuduktan sonra, kitap hakkında yapılan pek çok yorumun nasıl da abartıldığını gözlerimle görmüş oldum. "Yerli edebiyata bir lütuf!" veya "Genç bir kalemden beklenmeyecek bir ustalık, bir başyapıt!" gibi yorumlarla kendisini hak etmediği bir mertebeye yükselten okur, bugün "Ruhi Mücerret ile Murat Menteş bir pop ikonuna dönüşmüştür" yorumunu yapıyor. Affedersiniz ama, Menteş ilk kitabıyla da daha fazlası değilmiş ki? Dublörün Dilemması, en iyimser yaklaşımla, yerli edebiyatta alışılanın dışında ve akıcı, eğlencelik bir kitap. 

Bu noktalara varan fanatiklik, "marjinali sahiplenme" güdüsü edebiyat bir yana, her alanda tutarsızlığı da beraberinde getiren bir yaklaşıma yol açıyor. "Farklı olan mutlaka kalitelidir, iyidir" gibi bir düstur mevzu bahis. Evet; yapılmayanı yapmak, kendi üslubunu geliştirmek elbette desteklenmesi gereken ve olumlu getirileri gözardı edilemeyecek bir eylem ancak makul olmak şartıyla... Zülfü Livaneli'nin Edebiyat Mutluluktur'da söylediği gibi özgünlük, "doğru dürüst köpek resmi çizmeyi beceremeyen kişinin, üzerine boyalar sürdüğü bir tuvali 'modern resim' diye yutturmaya çalışması" halini almamalı.

Dublörün Dilemması - Murat Menteş, İletişim Yayınları - 263 s.