Öykü etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Öykü etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Bakele - Sezgin Kaymaz

Bütün bir mahalle oynar mı ya? Bir insan evladı bir gece içinde seksen defa Angara'nın Bağları'nı dinler mi? Anlı şanlı bir iş adamı, ki babamdı maalesef, bir sokak düğününde ceketini beline bağlayıp göbek atar, yerlere kusuncaya kadar içer mi? Hadi ondan geçtim, annem yaa, annem... Sana ne oluyor koca kadın? Saçına dolamış gelin tellerini, Allah'ın nasıl bir gerdan kırmalar, nasıl bir parmak şıklatmalar.
Sezgin Kaymaz özellikle kitap kurdu çevremde giderek adı daha çok bilinen ve okuru, hatta hayranı günbegün artan bir isim. Bu durum bir yandan yazarın hak ettiği değeri görmesi bakımından sevindirici, öte yandan popülaritenin bir hastalık gibi bulaşıp kaliteyi bozma potansiyeli olduğu için de ürkütücü... Yine de o kadar iyi ki Kaymaz, boş verelim bozulsun gerekiyorsa, yeter ki okunsun dedirtiyor. 

Bakele, yazarın İletişim Yayınları ile yolunu ayırıp April Yayıncılık ile çalışmaya başladığı 2015 yılında yayımlanan öykü kitabı. Kaymaz külliyatına baktığınızda en kısası 274 sayfa olan kitaplarının yanında oldukça ufak bir hacme sahip olan Bakele 34 öyküden oluşuyor. Kitaba başlamadan evvel bu durum kitabın biraz aceleye geldiği hissiyatı yaratmıştı bende; April Yayıncılık'ın yeni yazar transferini bir kitapla taçlandırmak istemesinin bir sonucu olarak alelacele hazırlanmış olabilir diye düşünmüştüm. Kitabı okuduğumda o kadar da yanılmamış olduğumu fark ettim.

İki dakika konudan kopmak pahasına April Yayıncılık hakkındaki düşüncelerimi açıklamam gerek: April Yayıncılık ilk büyük hamlesini Murat Menteş ve Alper Canıgüz gibi Afili Filintalar tayfası yazarlarını bünyesine katarak gerçekleştirmiş, ardından gerek telif gerek çeviri eserler ile hızla büyümüş bir yayınevi. Edebiyata kattıkları, kitaplarının gerek tasarım gerek editöryal açıdan tatmin edici oluşu bir yana bu hızlı ve taktiksel büyüme bende kendilerine karşı bir önyargı oluşmasına vesile oldu. Söylediğim gibi herhangi bir teknik aksaklıkları olmasa da, hani ilk görüşte itici bulduğunuz insanlar olur zaman zaman, bir türlü ısınamadım kendilerine. Gerçi kabul edeyim, Kaymaz transferi oldukça zeki bir hamle ve yazarın İletişim'de geçirdiği onlarca yılda edindiği kitleyi tek kitapla neredeyse iki katına çıkartmayı bildiler, dolayısıyla Sezar'ın hakkı Sezar'a ancak bir türlü ısınamadığım bir şeyler var işte...

Neyse; "alelacele hazırlanmış" hissiyatının sebebini açıklamaya çalışıyorum: Henüz okumuş olduğum Sandık Odası, Zindankale ve Geber Anne kitaplarından yola çıkarak "lafı uzatmayı" sevdiğini bildiğim Kaymaz için kısa bir kitap gibi gelmişti. Öykülerin uzunluklarına baktığımda daha da şaşırdım zira Sandık Odası'ndaki öykülerden en kısası küçücük puntoyla 12 sayfa iken Bakele'deki en uzun öykü koca puntoyla 9 sayfa olunca bu hissiyatım perçinlenmiş oldu. "Amma taktın uzunluk, kısalık meselesine ha!" demeyin; Kaymaz'ın dilini leziz kılan en önemli unsurlardan birisi su gibi akıp giden, size tüm detayları bir çırpıda sunuveren ve yaratılan karakterlere iyice ısınmanızı sağlayan uzun anlatımı benim açımdan. Dolayısıyla dar alanda kısa paslaşmalar söz konusu olduğunda Kaymaz'ın neler yapabileceğini ilk bu kitapla deneyimlemiş oldum. 

Hakkını yemeyeyim; yine efsane bir dil, yine leziz konular, yine ayarı çok iyi tutturulmuş mizah-hüzün dengesi var karşımızda... Ama işte nice karakterler heba olmuş, nice durum komedileri harcanmış hissiyatı edinmemek de elde değil. Kimi öyküler "kitap dolsun" diye konmuş, kimi öyküler "daha da uzamasın" diye konusu kısa kesilmiş hissiyatı bırakıyor okurda ve bu durum kitabın bütünlüğüne zarar veren unsurlar olarak karşımıza çıkıyor. Peki bu bütünsel bozukluk Bakele'yi kötü bir kitap mı yapar? Tam olarak değil aslında; günümüz popülist edebiyat iktidarında yine bir vaha gibi çıkıyor Kaymaz öyküleri karşımıza ancak anlatmaya çalıştığım nokta Kaymaz'ın bundan çok daha iyi olduğu gerçeği. 

Kaymaz'ın, yarattığı karakterle vakit geçirdikçe karakteri zenginleştirmek gibi bir becerisi var. Sandık Odası'ndaki görece uzun öyküleri lezzetli kılan, Zindankale'yi soluksuz okumanızı sağlayan bu beceri hacim azaldıkça daha da soluklaşmış. "Kadın Gibi" isimli öyküdeki Tahir ve Behiye karakterleri örneğin, bir romanda ya da daha uzun bir öyküde karşımıza çıksa vazgeçilmezlerimizden olabilecekken dar alanda heba olmuş. Kısalık konusunda bu kadar dır dır etmemin sebebi Bakele'nin, ufak bir parça çikolatanın ağzımızı tatlandırıp sonra da bitivererek doyuramaması gibi, çok çabuk bitmiş olmasıdır belki de, bilemiyorum. 

Velhasıl; Bakele, Kaymaz kitapları için vasat ama genel çerçevede ziyadesiyle keyifli bir kitap. Kaymaz'la tanışmadıysanız ilk tercihiniz olmasını tavsiye etmesem de belki de yazarın nevi şahsına münhasır tarzıyla alıştıra alıştıra hemhal olmanız açısından daha iyi olacaktır. Onu bunu bilmem de okuyun; mutlaka Sezgin Kaymaz okuyun. Heh heh! 

Bakele - Sezgin Kaymaz, April Yayıncılık - 200 s.

Köşe Başında Suret Bulan Tek Kişilik Aşk - Güray Süngü

Kafamda bir ampul yandı denir ya. Öyle biraz. Ama biraz da değil öyle. Değişik yani. Şöyle ki benim kafam yok. Kafam olması gereken yerde bir ampul var. Aklıma bir şey geldiğinde yanan bir ampul. Çok korktuğumda da mesela. Çok gülersem ki ben çok gülmem. Ama çok ağladığımda yanan bir ampul. Aslında demek istediğim benim kafam bir ampul. Ampul şeklinde bir kafam var da diyebilirim.
Bir okur olarak "yazarlara duyulan ön yargılar" meselesiyle ilişkim malum. Mevcut düzende, bir yazar veya kitap hakkında bir fikir, bir duygu sahibi olmadan sadece edebiyat düzleminde tanışmak neredeyse imkansız hale gelmiş durumda. Sosyal medya, reklamlar, kitap ekleri, dergiler, bloglar ve kitap dostları aracılığıyla pek çok isim, daha tanışmadan bir şeyler çağrıştırır, bir duygu veya düşünceyi filizlendirir hale geliyor. 

Güray Süngü de bu isimlerdendi benim için: Yazının gidişatını etkilememek için yorum yapmadan kısaca #kimbuyazarlar olarak adlandırabileceğim ve Murat Gülsoy'un şu yazısından ana hatlarını öğrenebileceğiniz mesele vasıtasıyla adını duymuş ve ister istemez bir "yargıya" varmıştım hakkında. Heyhat, çoğu zaman faydasını gördüğüm ön yargıların bu sefer beni yanlış yönlendirmekte olduğunu keşfetmem, yine yukarıda bahsi geçen kitap dostları aracılığıyla oldu.

Köşe Başında Suret Bulan Tek Kişilik Aşk, yazarın üçüncü öykü kitabı; bunların dışında ise dört de romanı mevcut. 2010'da yayımlanan Düş Kesiği ile Oğuz Atay Roman Ödülü'nün, 2011'de yayımlanan Kış Bahçesi ile Türkiye Yazarlar Birliği Roman Ödülü'nün ve 2012'de yayımlanan Hiçbir Şey Anlatmayan Hikayelerin İkincisi isimli öykü kitabıyla da bu sene Necip Fazıl Öykü Ödülü'nün sahibi olmuş bir isim Süngü. Kitaplarının yanı sıra pek çok dergide öyküleri yayımlanmış ve yayımlanmaya devam eden bir yazar.

Yazarla tanışmamıza vesile olan Köşe Başında Suret Bulan Tek Kişilik Aşk'ta ilk dikkat çeken Süngü'nün dili: Çokça oyunlarla süslenen, "gelişine" yazılmış izlenimi bırakan ve hipnotize edici bir üslubu var öykülerin. Bir öyküye başladığınızı, bir de bitirdiğinizi hatırlıyorsunuz bir sonraki öyküye geçerken; arada kalan kısımlar uçucu olmaktan ziyade yazarın sizi soktuğu dünyadan kalan hayal meyal hatıralara dönüşüyor. Bunda, yazarın post-modern tavrının da etkisi büyük; okurla iletişime geçtiği bölümlerde anlatmak istediğini net bir şekilde dile getirdikten sonra gerisini öykünün curcurnası içinde, istediği kadar renklendirerek anlatmayı tercih ediyor. Aynı tavır oyunbaz üslubun da kaynağı oluyor: Akışı bölmeden lafa giren yazar ya kendi kendine ya da okurla "dertleşiyor" bir nevi; sorular soruyor, cevaplar veriyor, düzeltmeler yapıyor ve netice olarak alışılagelmişin dışında bir okur-yazar ilişkisi çıkıyor ortaya. Klişeleşmiş kalıbın ötesinde bir samimiyet doğuyor ve okur, bir parça daha çekiliyor öykünün dünyasına.

Öykülerin temasında iki ana unsur var: Kaybeden aşıklar ve deli bireyler. Bu durum öykü kitaplarında konu bütünlüğünden hoşlanan okurlar için ideal olsa da, benim gibi konu zenginliğini yeğleyenler için biraz sıkıntılı: Küçük hacimli öyküler art arda okunduğunda, sürekli aynı akıl hastanesinin farklı hastalarını veya aynı karakterin farklı zamanlarda, hatta farklı evrenlerde başından geçenleri okuyormuş hissiyatı olumlu pencereden duygu ve tema bütünlüğü, olumsuz pencereden ise tekdüzelik olarak yansıyor. "Kaybeden aşık" temasının son dönemin popüler tarzında, yani bir Mahir Ünsal Eriş veya bir Emrah Serbes tarzında olmadığını belirtmek gerek: Daha muzip, daha az dramatize edilmiş ancak özde aynı acıya sahip karakterler Süngü'nün yarattıkları. "Delilik" ise ters köşelerin ve yer yer fantastik boyutlara ulaşan metafizik öğelerinin hava yastığı konumunda; gerçekçilikten uzaklaşmamak için bir nevi emniyet kemeri görevi üstlenmiş durumda. 

Netice olarak; kırk yıl geçse, kendi kendime okumaya karar vereceğim bir kitap değildi Köşe Başında Suret Bulan Tek Kişilik Aşk. Peşin hükümlerin zaman zaman zararlı olabileceğinin (yeniden) kanıtı oldu bu durum benim için. Neyse ki atomu parçalamak yerine bana tavsiyede bulunan kitap dostlarım var...

Köşe Başında Suret Bulan Tek Kişilik Aşk, Güray Süngü - Dedalus Kitap, 103 s.

Semaver - Sait Faik Abasıyanık

Ya... İyi, halis ipekli mendiller hep böyledir. Avucunun içinde istediğin kadar sıkar, buruşturursun; sonra avuç açıldı mı insanın elinden su gibi fışkırır.
Sait Faik Abasıyanık'ın 1936'da yayımlanan ilk kitabı Semaver. Yazarın kaleme aldığı ilk öyküsü İpekli Mendil de dahil on dört öykü Semaver başlığında, beş öykü de Benimle Beraber Seyahatten Dönenler başlığıyla yayımlanmış elimdeki 32. YKY baskısında. 

Semaver'de, okuduğum diğer Abasıyanık eserleri Mahalle Kahvesi ve Alemdağ'da Var Bir Yılan'a nazaran naif bir "acemilik" göze çarpıyor. Elbette bu, beceriksizlik veya çirkinlik ihtiva eden bir acemilik değil: Yürümeyi yeni yeni öğrenen bir bebeğin acemiliğindeki sevimliliği ve bisiklete yeni binmeyi öğrenen bir çocuğun acemiliğindeki şevk ile mutluluğu andıran bir acemilik durumu. Gelip geçiciliğini belli eden, neticesinde elbet sahibinin ustalaşacağını sezdiren bir acemilik. 

Bu kanıya kaynak olan ilk öğe ise Sait Faik'in kimi öykülerdeki dili. Diğer eserlerindeki gibi sabit ve net değil; farklı anlatım üsluplarını, farklı duygulanımları ve imgelemeleri denediği gözlemleniyor yazarın dil arayışında. Buna rağmen kelimeler fışkırırcasına çıkmış kaleminden; basınca daha fazla dayanamayıp patlayan bir borudan fışkıran su gibi. Yazarın, yıllar sonra yazmaya uzun bir ara verdikten sonra söyleyeceği "Yazmasaydım deli olacaktım" sözü yalnızca yazıdan uzak kaldığı dönem için değil, varoluşundan başlayan bir sancı olarak gösteriyor kendisini bu noktada. 

Konu seçimlerinde hayatın ufak detaylarına eğilmeye o zamanlardan başlamış yazar. Bir semaverden yola çıkarak işçinin hazin öyküsünü, bir gemi maketi yardımıyla öksüz bir çocuğun dışlanmışlığını, yalnız bir gecede sarhoşluğun keyfini anlattığı öyküler mevcut. Bunların yanı sıra ise daha uzun soluklu, kurgu ağırlıklı İhityar Talebe gibi kimi, sonradan edineceği, tarzının dışına da çıkmış hikayeler de yer alıyor Semaver'de. Öykülerin bir  diğer özelliği de belirli bir duyguya yoğunlaşmaktan ziyade hayatın bir yansıması gibi her duyguya yer vermeleri. Kederin tatlılığı, yalnızlığın kekremsi huzuru, mutluluğun mahzunluğu gibi siyah ya da beyaz olmayan, gri tonlarında bir hissiyata sürüklüyor öyküler sık sık. 

Söz konusu Sait Faik gibi bir usta olunca fazla söz söylemek de yersiz kaçıyor haliyle. Sait Faik'siz bir Türk edebiyatı düşünülemeyeceği gibi, onunla henüz tanışmayan bir okur da gün gelip de karşılaştığında pişmanlık duyacaktır geç kalmışlığından. Duymasın; Sait Faik'in öyküleri açar kucağını, affeder...

Semaver Sait Faik Abasıyanık, Yapı Kredi Yayınları - 105 s.

Kısaca #5

Görece uzun zaman evvel okuduğum, dolayısıyla hakkında uzun uzun yazamayacağım ancak yine de paylaşmak istediğim kitaplar...

Yalıda Sabah - Haldun Taner

Haldun Taner, döneminde öykücülüğü ile ön plana çıkmış olsa da, günümüzde daha çok oyun yazarı kimliğiyle biliniyor oluşu, özellikle yeni nesil okur için bir nevi kayıp olarak addedilebilir çünkü Taner de tıpkı Sait Faik gibi öykü severlerin ve genç öykü yazarlarının mutlaka tanıyıp okuması gereken yazarlardan bana göre. Yalıda Sabah, öykülerinde kullanılan dil, kurgu ve bunlardaki çeşitlilikle dikkat çeken bir kitap. Özellikle doğa tasvirlerinde, şairaneliğin ötesinde ruhani olarak tanımlayabileceğim bir niteliğe haiz öyküler. Haldun Taner'in bir nevi alamet-i farikası olan alaycı yaklaşımdan, zamanın deyimiyle humordan da bolca nasibini almış elbette hikayeler. Anlattığı ister toplumsal bir mesele olsun, ister birey nezdinde bir değerlendirme yapsın, incecik de olsa bir dokundurmada bulunmadan geçmiyor hiç yazar. Öte yandan okuduğum bir önceki Taner kitabı, Onikiye Bir Var'daki öyküler kadar altı dolu öyküler değil Yalıda Sabah'ın öyküleri: Biraz daha havai, biraz daha yüzeysel ancak aynı derecede lezzetli. 

Dokuz Öykü - J.D. Salinger

Salinger, yıldızımın barışmadığı isimlerden olmaya devam ediyor. Bu durumun baş müsebbibi "Caulfield-seviciler" olarak isimlendirdiğim, yazarın Çavdar Tarlasında Çocuklar (Gönülçelen) isimli kült eserini saplantılı bir tutku ve tutarsızlıkla savunan okur kitlesi. "Canım sana ne, isteyen istediğini istediği gibi sever, savunur" diyebilirsiniz elbette ancak bilen bilir, ön yargıları ve takıntıları olan bir okurum ben. Dolayısıyla -hala- gereğinden fazla değer gördüğünü düşündüğüm (bkz. overrated) Caulfield nezdinde zaten aramın iyi olmadığı Salinger'a bir de öykülerinin penceresinden merhaba demek istedim. İtiraf edeyim, düşük beklentilerimin üzerinde ancak yine de yeterince tatmin edici olmayan bir sonuç elde ettim. Dünyanın en net ismine sahip öykü kitabı Dokuz Öykü, Gönülçelen'den iki yıl sonra, 1953'de yayımlanmış ve 1948-1953 arası kaleme alınmış öykülerinden oluşuyor Salinger'ın. Öykülerin dili, oldukça akıcı ve nüktedan: İroniden ve kinayeden beslenen dil, öyküdeki kişilerden dönemin siyasetine pek çok konuya göndermede bulunuyor. Kurguda da aynı akıcılığı yakalamış Salinger ancak sonları bağlama konusunda tutturduğu tarz bana hitap etmiyor. Bir dostumun deyimiyle "festival filmi" gibi hikayeleri: Bir şeyler anlatıyor, karakterler yaratıyor; okur olarak bekliyor, bekliyorsun ama hiçbir şey olmuyor! Sürekli "Eeee?" derken buluyorsunuz kendinizi öyküler bittiğinde. Kitabın sonunda da devasa bir "EEEEEE?!" geliyor tabi. Dolayısıyla dil ve anlatım açısından, özellikle farklılığıyla, değerli ancak genel olarak tatminkar olmayan bir kitap Dokuz Öykü

Gazze Blues - Etgar Keret & Samir El-Youssef

"Boktan bir kitap. Belki iki... pardon, üç öykü hariç, gerisi bir boka yaramaz." Bunu ben söylemiyorum, Keret'in bir karakteri söylüyor. Bir kere enfes kapak tasarımı ve ilgi çekici ismiyle büyük beklentiler oluşturan bir kitap Gazze Blues. Kitabında arkasında yatan hikaye ise daha da ilgi çekici: Bir bomba saldırısının ardından Filistinli Samir El-Youssef, İsrailli Etgar Keret'i arayarak "Bir şeyler yapmamız gerek!" diyor ve birlikte bir kitap yapmayı teklif ediyor. Böylece Keret'i okuyan ve kendisini hiçbir zaman okumayacak onlarca insana ulaşmayı ve "iki tarafı da insanlıktan çıkarmanın çok kolay olduğu bir konuda tarafları insancıllaştırmak için bir çaba göstermeyi" hedefliyor; başarılı da oluyor. Kabul edelim; Gazze Blues olmasaydı bizlerin de Youssef'un ismini duyma ihtimalimiz düşüktü gerçekten. Ancak tüm bunlara rağmen vasat bir kitap Gazze Blues. İsrailli yazarın hali hazırda başka kitap ve dergilerde yayımlanmış 15 öyküsünün, Filistinli yazarınsa 43 sayfalık tek bir öyküsünün yer aldığı kitabı kurtarmaya ne Keret'in muzip dili ne de Youssef'un samimi anlatımı yetmiş. Hoşuma giden tek tarafı, tema olarak ağdalı ve ajitasyon dolu bir Filistin-İsrail çatışması yerine, bu insanlık dramının fon oluşturduğu günlük olayları ve bireysel sıkıntıları seçmeleri oldu. Hikayenin özüne, gerçeğine baktığımız hissi yaratıyor bu durum. Bunun dışındaysa belki iki... pardon, üç öykü dışında pek de dişe dokunur bir şey yok. 

Kadının Cenette Yeri Yok - Neval El Saddavi

Küçük çocuklar kadınların kulaklarından doğar... Hepsi korku ve telaşla kulaklarına dokunurlar. Hayır, kulaklarından değil, burunlarından... Titreyen parmaklarını burun deliklerine sokarlar. Hayır, burundan olamaz, delik çok küçük, çocuklar oradan çıkamazlar. Öncesinde korkunç bir şeyler olur, annelerin gizledikleri bir şeyler, sürekli tekrarlanan bir facia... Her yıl!.. Aptallaşma, her ay!.. Ne felaket!
Sıfır Noktasındaki Kadın ile tanıştığım Neval El Saddavi veya Nawal El Saadawi'nin 1987'de İngiltere'de yayımlanan öykü kitabı Kadının Cennette Yeri Yok. İsminin getirdiği beklentinin aksine bu sefer sadece kadınları anlatmıyor Saddavi; savaşları, cinsellik politikalarını, bürokrasiyi, çocuk olmayı, erkek olmayı yani kısacası insanlığı ve özellikle insanlığın karanlık taraflarını anlatıyor.

Neval El Saddavi, yazarlığının ve psikiyatristliğinin yanı sıra ciddi bir feminist aktivist ve muhalif. 1972'de kaleme aldığı Arap kadınlarının sorunlarını anlattığı Woman and Sex kitabı ile beraber başı çokça devletle derde giren, hapis yatan, eşinden boşanma ve Mısır'dan atılma cezalarına çarptırılan yazar, aynı zamanda Arap Kadınları Dayanışma Derneği'nin kurucusu. Kendisiyle 2004 tarihinde yapılan Peçeyi Kaldırmak başlıklı şu söyleşide hakkında açılan son davaların durumunu, Mısır'ın o zamanki hali hakkındaki görüşlerini ve özellikle bayıldığım feminizm hakkındaki düşüncelerini okuyabilirsiniz. 

Kadının Cennette Yeri Yok, iç sıkan kitaplardan; gerek ele aldığı konular, gerekse kullanılan dil manen ve madden yorucu bir okuma deneyimi sunuyor. Öykülerin kiminde oldukça karmaşık bir alegorik anlatım, çoğunda ise bilinç akışı kullanılmış -ki bazı öykülerden hiçbir şey anlamadığımı itiraf etmem gerek. Her bir hikaye okuru düşüncelere sevk etse de çoğu Sıfır Noktasındaki Kadın'ın vuruculuğundan uzak. Kitaba dair bir diğer sıkıntı ise çok fazla ve kısa öykünün kitapta yer alıyor oluşu; hikayeler arasında sık sık geçiş yapmak, zaten anlaşılması güç öyküleri daha da anlaşılmaz kılıyor zaman zaman. Geriye kalan bir kaç gerçekten şahane öyküyse, kitabı ve okuru kurtarmak için yetersiz kalıyor maalesef. Yani okumak isterseniz; bir kaç güzel öykü için, yirmiye yakın zor anlaşılır öyküyle karşılaşmayı göze almalısınız.

Saddavi okumaya devam edeceğim; feminist edebiyata, hele hele oryantalist feminist edebiyata ekstra bir ilgi duymasam da  gün geçtikçe kanıksar hale getirildiğimiz ve dünyanın bir köşesinde, gerçekten yaşanmakta olan bu trajik hayatlara Saddavi'nin kaleminden şahit olmak için.

Kadının Cennette Yeri Yok, Neval El Seddavi - Everest Yayınları, 121 s.

Alemdağ'da Var Bir Yılan - Sait Faik Abasıyanık

Yine İstanbul çirkin. İstanbul mu? İstanbul çirkin şehir. Pis şehir. Hele yağmurlu günlerinde. Başka günler güzel mi, değil; güzel değil. Başka günler de köprüsü balgamlıdır. Yan sokakları çamurludur, molozludur. Geceleri kusmukludur. Evler güneşe sırtını çevirmiştir. Sokaklar dardır. Esnafı gaddardır. Zengini lakayttır. İnsanlar her yerde böyle. Yaldızlı karyolalarda çift yatanlar bile tek.

Alemdağ'da Var Bir Yılan
Alemdağ'da Var Bir Yılan, Sait Faik Abasıyanık'ın uzun süredir mücadele ettiği siroz hastalığına yenik düşerek 1954'te hayatını kaybetmesinden evvel yayımlanan son kitabı. 

Okuduğum bir önceki Sait Faik kitabı olan Mahalle Kahvesi için "yazarın sahip olduğu yaşama sevinci, hemen her öykünün her satırından okunuyor adeta" demiştim. Alemdağ'da Var Bir Yılan ise aksine; karamsarlığın ve yalnızlığın ön planda olduğu bir kitap. Ayrıca pek çok eleştirmene göre eserdeki hikayeler, biçem itibariyle de önceki öykülerinden farklı; o zamana kadar çoğunluğu biyografik izler taşıyan ancak başkakarına ait hikayeleri gerçekçi bir üslupla anlatırken, Alemdağ'da Var Bir Yılan'da kendi kişiliğini, kendi sorgulamalarını sürrealist bir anlatımla aktarıyor Abasıyanık. Bir nevi kendi münakaşasını gerçekleştiriyor, kendi benliğini sorguluyor. Öyle ki; Haziran 1954 tarihli Varlık dergisinde yayımlanan "Sait Faik'in Realitesi" başlıklı yazısında Fikret Ürgüp, "Mühim olan, Sait Faik'in bu hikayeleri yazarak içini dolduran sanat yükünden kurtulmuş, kendini anlama yolunda en büyük adımı atmış olmasıydı. Onu tanıdıklarını sananlar bu son hikayeleri büyük bir dikkatle okurlarsa nasıl da tanımadıklarını görecek ve yeniden keşfedeceklerdir. O da kendini tanımaya uğraşıyordu zaten ve bu karışıklık içinden her gün yeni bir tarafı aydınlığa çıkıyordu." diyor.

Sahiden de Alemdağ'da Var Bir Yılan'da yer alan on yedi öykü, diğer Sait Faik öykülerine nazaran daha derin, taşıdığı anlamlar açısından daha karmaşık... Öykülerinde gündelik, sıradan olayları basit bir üslupla anlatmasına alışageldiğimiz yazar bu eserde sık sık alegorik anlatıma başvurmuş; yalnızlıktan, dostsuzluktan ve ulaşılamaz bir aşktan yakınmış... Panco diye bir karakterle karşılaşıyoruz örneğin; hayali bir arkadaş mı, eski bir dost mu yoksa gizli bir aşık mı bilmediğimiz Panco bazen doğrudan, bazen dolaylı olarak dahil oluyor kimi öykülere. Abasıyanık'ın ulaşılamayan, bilinmeyen veya söylenemeyeni anlatmak için kullandığı bir imge. 

Kitaba dair ilginç bir anekdot ise şöyle: Eserde yer alan öykülerden birisi olan İki Kişiye Bir Hikaye'yi okurken ilginç bir şekilde aşina gelmişti. Daha evvel internet üzerinden veya başka bir şekilde okumuş olabileceğimi düşünürken Selim İleri'nin şu yazısındaki bahsi ile meselenin aslını anlamış oldum: 
Çünkü Sait Faik, önce “İki Kişiye Bir Hikâye”yi yazmış; sonra da hikâyesini kaybetmiş, oturmuş bir kez daha yazmış, “Ermeni Balıkçı ile Topal Martı” adını takmış. Bu ikincisini Mahalle Kahvesi’nde yayımlamış. İlkini bulmuş, onu da Alemdağ'da Var Bir Yılan’a almış. Hangisi daha etkileyici, kestiremiyorsunuz.
Öyle ki Mahalle Kahvesi'ni okuduğum vakitlerde Yalnızlar Mektebi'nden sevgili Devran Bostancıoğlu ile Sait Faik'ten konuşmuş, adını hatırlamadığımız ama çok sevdiğimiz bu öyküyü o Alemdağ'da Var Bir Yılan'da okuduğunu, bense Mahalle Kahvesi'nde okuduğumu öne sürmüş ve mutabakata varamamıştık. Meğer öykü nüanslara rağmen iki kitapta da yer alıyormuş. Böylece aynı öykünün iki farklı zamanda kaleme alınması üzerine hoş bir gözlem imkanı bulmuş oldum, ki iki kitaba da sahipseniz size de tavsiye ederim. 

Son olarak; İş Bankası Kültür Yayınları'nın kapak tasarımları, YKY'nin klasikleşmiş ama özgünlük ve ruh yoksunu kapaklarının ardından ilaç gibi geliyor Sait Faik eserlerine. Her ne kadar onlar da pek özgünlük peşinde olmasalar da (yılan yılana benzer demeyin; buradaki bayraktan birebir alınmış çizim) en azından eserin ve Abasıyanık'ın ruhuna yaraşır bir tasarım diyebilirim.

Hamiş: Sait Faik demişken; Yalnızlar Mektebi'nin 4. sayısı raflardaki yerini çoktan aldı bile! Bu sayının kapağında Abasıyanık sesleniyor bize, "Hişt Hişt" diye.  Bu sayı hakkında detaylı bilgi için buradan, satış noktaları için buradan ve dergiye ulaşamayanlar için yapılan güzelliğe göz atmak isterseniz de buradan buyurun.

Alemdağ'da Var Bir Yılan Sait Faik Abasıyanık, İş Bankası Kültür Yayınları - 136 s.

Karayel Hüznü - Buket Uzuner

Merter bekliyordu. Bir an önce bu sıkıntıdan kurtulmaya ve yeniden kaçıp, uzaklara, çok uzaklara gitmeye ayarlamıştı iç saatlerini. Çekip gidecekti. Kaçacaktı. Hemen, babası iyileşir iyileşmez, kaçacaktı. Kendi coğrafyasında, kendi yaşamını yaşayabilmek, biraz Anita, biraz turizm, ama en çok uzakta olmak için gidecekti. Kaçacaktı buradan, mobilya işinden, angaryalardan, başkasının yaşamını prova etmeklerden, “iyi insan” olmak zorunda kalışlardan… tümünden, tümden kaçacaktı. En çabuk, en ilk zamanda.
Buket Uzuner'in Kumral Ada~Mavi Tuna'sını okuyup beğendikten sonra, yazarın diğer kitaplarında aynı hazzı bulup bulamayacağım endişesine kapılmış, "Sizce hangi Uzuner kitabı beni hayal kırıklığına uğratmaz?" diye sormuştum. Önerilerden birisi olan Karayel Hüznü, tam da aradığım gibi bir kitap çıktı; hayal kırıklığına uğramak bir yana, Uzuner hayranlığım bir kat daha arttı.

İçerisinde üç tane öykünün yer aldığı kitap, esere de ismini veren Karayel Hüznü adlı şiirle karşılıyor okuru. Sivas katliamında kaybettiğimiz Metin Altıok'a ithaf edilen ve sevdiği bir şairi kaybetmenin korkusu ile yaşama tutunmasını sağlama ümidini aynı anda hissettiren enfes şiirde Uzuner, yedi gün boyunca komada kalan şaire sesleniyor:

Haydi şair kalk, 
Birazdan güne varır gece, 
Aydınlık şiirlerde hece hece. 
Bayramlıklar giymiş bekliyor, 
Seni yeni şiirler, 
Zaten hiç yakışmıyor 
Şairlere ölümler.

Kitabın ilk öyküsü Otuz Yedi Yaş. O yaşına kadar Alp Dağları'na gidemediğinin, hayalini gerçekleştiremediğinin ayrıdına varan bir kadının hikayesi... O zamana değin düşünmemiş, düşünmediği için geldiği konumu fark edememiş kahramanımızın hayatını, tercihlerini ve yaptığı seçimleri sorgulamasına ortak oluyoruz. Öykünün fonunda ise Thelma & Louise filmiyle kültleşen Marianne Faithfull şarkısı yer alıyor; The Ballad of Lucy Jordan
 At the age of thirty seven/She realized she never rode through Paris/in a sport car/with the warm wind in her hair

Kitabın ikinci öyküsü İkizlerden Biri, küçük bir kız çocuğunun dilinden yazılmış. Sorunlu bir ailenin gölgesi altında ölüm ve sonsuzluk gibi, bir çocuk için tam bir muamma olan kavramları sorgulayan ve ikiz kardeşine nazaran daha silik, daha sessiz bir kız çocuğunun yaşamını sorgulama hikayesi. Yan karakterleri, aile yaşantısına yaklaşımı ve çocuklara özgü  o katıksız masumiyeti işleyişiyle leziz bir öykü. 
Those were the days of our lives, yeah/The bad things in life were so few/Those days are all gone now but one thing's still true/When I look and I find, I still love you

Kitabın son öyküsü Bütün K Harflerinden Uzak, Queen'in These Are The Days of Our Lives adlı şarkısının dinlenerek okunmasını öneren, okurlardan üç tanesi için özel bir notla başlıyor. Küçük bir barda buluşan üç arkadaşı izleyen anlatıcıyı dinliyoruz bu öyküde. İki erkek ve bir kadından oluşan arkadaş grubunun hayattan beklentileri ile yaşamları arasındaki farkları, sorumluluklarını, tercihlerini ve kaçışlarını gözlemliyoruz.

Karayel Hüznü, ismiyle müsemma, insanın içini ürperten bir öykü kitabı. Okur da, karakterlerle beraber, kendi hayatına dair gözlemler yapmaya, tercihlerini ve yaşanmışlıklarını sorgulamaya yönleniyor. Ayrıca öykülerin, bireyin toplumdaki konumuna ve yaşamını yönlendirme çabasına getirdiği eleştirel yaklaşımlar ile zekice tasarlanmış, akıcı kurgularının yanı sıra bir ortak noktaları da, her birinin vurucu bir sürprizle okuru sersemleten sonlara sahip olması. Böylece Uzuner, başarılı karakterler, geniş bir gözlem gücü, dinamik kurgular ve samimi dile ilaveten, okurda uyandırdığı merak duygusu ve çarpıcı finallerle dört başı mamur bir okuma serüveni sunuyor.

Eylül gelmiş, havalar serinlemeye yüz tutmuşken; ruhunuzu cereyanda bırakacak öyküler okumak ve biraz olsun silkinip, kendinize gelmek isterseniz tam size göre bir kitap!

Karayel HüznüBuket Uzuner, Everest Yayınları - 77 s.

Erken Kaybedenler - Emrah Serbes

Öne çıktım, "Göz yaşartıcı gaz sıkmanıza gerek yok," dedim. "Arkadaşlar zaten yeterince duygusal insanlar."
Üst Kattaki Terörist
Gezi'de sıkça karşılaştığımız, karşılaştıkça da gülümsediğimiz bu slogan Emrah Serbes'in kitabından; Erken Kaybedenler. Ankara polisiyelerinin yazarı, dolayısıyla çok sevilen Behzat Ç. karakterinin yaratıcısı Serbes, erkek çocukların dünyasını anlatıyor okura; taşrada ve kainatta, yapayalnız kalmış erkek çocukların hikayelerini... Ne Behzat Ç. izleyicisi ne de Emrah Serbes okuru olduğum için ilgimi çekmeyen, pek de okumaya niyetim olmayan bir kitaptı Erken Kaybedenler. Sevgili Kitap Eylemcisi'nin düzenlediği çekilişle kitabı kazanmam üzerine tanışma imkanı buldum kendisiyle. İyi ki de tanışmışım. 

Erken Kaybedenler, erkek çocukların ağzından yazılan öykülerden oluşuyor. Yaşları 13-14'ü geçmeyen, kah aşk acısı kah varoluş sancısı yaşayan, mahallede top oynayan, sahilde kumdan kaleler inşa eden çocuklar bunlar, yani hepimizin bildiği, tanıdığı çocuklar...  Sekiz öyküden mürekkep kitap, Cemil Meriç'ten "Acılar hatıralaşınca güzelleşir" alıntısıyla karşılıyor okuru -ki esere hakim duyguyu anlatmak için daha iyi bir seçim yapılamazdı kanaatimce. Serbes'in öyküleri öyle duygu yüklü, öyle "gerçek" ki kitaba kapılmak işten bile değil. İster istemez -bir okur olarak- sık sık yazarın "gelişine yazdığı" izlenimi edindim öykülerden; irdelemeden, üzerinde durmadan, adeta içten geldiği gibi kaleme alınmış öyküler.

Kitabın en büyük kusuru dili. Öykü kahramanlarının yaşadıkları ve hatta düşündükleri on üç yaş için örneğin, gayet gerçekçi olsa da bunları ifade şekilleri bir, hatta iki beden büyük gelmiş hikayelere. Çocukların ağzından anlatılan hikayelerin kurgu edilişi ve dile getirilişi karakterlerimizi ayan beyan "büyümüş de küçülmüş" bir çizgiye sürüklüyor; yani aslında hepsinin bir yetişkin tarafından yazıldığı sık sık hatıra geliyor ve eserden anlık kopmalara sebep oluyor. Elbette kimsenin hikayeleri "gerçekten çocukların anlattığına" inanmak isteyeceğini düşünmüyorum ancak anlatılanların gerçek olmadığını "unutturmak" maharet gerektiriyor -ki Serbes bu hüneri sergileyememiş maalesef.

Bahsi geçen yeteneğin en ala örneklerinden birini Salinger, hiç de beğenerek okumadığım, Çavdar Tarlasında Çocuklar'ında sunar. Başkahramanımız ve anlatıcımız Holden Caulfield kelimenin tam anlamıyla bir ergendir ve kitap boyunca bunu unutmamız mümkün olmaz; hikayesini, bizzat kendi ağzından dinlediğimize ikna oluruz. Öyle ki beni eserden uzaklaştıran ilk etmenlerden birisi, kendisinin bitmek bilmez ergen zırvaları olmuştur -ki gerçekçiliğini varın siz tahayyül edin! Öte yandan J. Safran Foer'in Aşırı Gürültülü ve İnanılmaz Yakın kitabında sekiz yaşındaki Oscar sıkça "yaşından büyük" laflar etse de Foer, karakterin "dahiye yakın bir zekaya sahip olması" jokerini kullanarak telafi etmiştir durumu örneğin. Bahsetmezsem eksik kalacak bir başka örnek Emma Donoghue imzalı Oda olacaktır; 5 yaşındaki Jack'in anlatısı neredeyse "Bu çocuk bu yaşta yazı yazmayı nereden öğrenmiş?" dedirtecek cinstendi, takdire şayan.

Bu ufak "çocukların ağzından yazılmış kitaplar" hatırlatmasının ardından konumuza dönecek olursak; dil meselesine bu denli takılmamın sebebi, her yönüyle enfes olabilecek bir eserin bu büyük handikap sebebiyle "keyiflik" bir hal alması. Kurulan duygu dünyasına hayran olmamak elde değil; hikayeleri okurken hüzünden, sevince; acıdan, kahkahaya sık ve ani geçişler yaşıyoruz -ki çocukluk dediğimiz tam da bu değil midir? Yere düşen dondurmasının ardından yaygara kopartan çocuk değil midir baloncuyu gördüğünde neşelere gark olan? Ya da düşüp de canı yandığında ağlama hazırlığı yaparken herkesin gülmesi üzerine kahkahalar koparan? İşte böyle bir eserde anlatım dilindeki bu eksiklik sadece gerçekçiliği öldüren bir unsur olarak çıkmıyor karşımıza; yer yer didaktikleşen ve rahatsız eden, yer yer ise kurguyu vasat bir seviyeye çeken bir handikap. 

Bu şartlar altında Serbes'in son kitabı Hikayem Paramparça merak ettiklerim arasına girdi. Hikayelerde yaş unsurunun ortadan kalkması beklentimi karşılayabilir diye ümit etmekteyim. Öte yandan tam aksi bir sonuç almam da olası, dolayısıyla kafam karışık bu konuda biraz. 

Özetle Erken Kaybedenler, çok daha iyi olabilecekken vasat kalmış ama okuması çok keyifli, huzurlu ve eğlenceli bir kitap.

Erken Kaybedenler - Emrah Serbes, İletişim Yayınları - 143 s.

Sabahın Ucu - Sibel Cemali

Sürüden kopan dışlanır mı? Yoksa özgürlüğe kanat açışına sessiz bir kabulleniş mi eşlik eder?
Sibel Cemali'nin 2011'de yayımlanan öykü kitabı Sabahın Ucu, kitabı Okur Anlatır'ın düzenlediği çekilişten kazanmam sayesinde okuduğum bir eser oldu. Doğru söylemek gerekirse bu durum vesile olmasaydı kitabın dikkatimi çekmesi ve Cemali ile tanışmam düşük bir ihtimaldi; ne eseri ne de yazarını daha önce duyduğum için karşılaşsam bile ilgi göstermez ve ne büyük bir güzelliği kaçırdığımın farkında bile olmazdım. Evet; oldukça düşük beklentilerle elime aldığım Sabahın Ucu beni çok etkiledi. 

1966 doğumlu Sibel Cemali Büyükada ve Heybeliada'da geçen ilkokul öğreniminin ardından İstanbul Üniversitesi Coğrafya Bölümünden mezun olmuş; Jeomorfoloji Yüksek Lisansının ardındansa çeşitli eğitim kurumlarında öğretmenlik ve yöneticilik yapmış. Öykü ve metin çözümlemeleri çeşitli dergilerde yayımlanan Cemali'nin ilk kitabı Sabahın Ucu; Ada'da, Geriye Bakış ve An'lar olmak üzere üç ana bölüm altında toplanan on yedi öyküden oluşuyor.

Genel kapsamda Cemali, öykülerinde bireyler üzerinden toplumsal ve siyasal olayların izleğini sürüyor. Bu süreçlerin insanlar üzerindeki çoğu zaman farkına bile varmadığımız etkilerini yalın ve yer yer şiirsel bir dille, gerçekçi bir yaklaşımla anlatıyor. Cumartesi Anneleri'nden 6-7 Eylül Olayları'na toplumsal hafızada bıraktığı izler derin olan ancak bireyler üzerindeki tesiri, özellikle empatiden uzak siyasi platformda, gözden kaçan travmatik vakaların kahramanlarını kah gözlemlerine kah hayal gücüne dayanarak aktarıyor. Bu söylediklerim protest bir yaklaşım, siyasi bir üslup getirmesin akla; kadın olmanın, daha doğrusu "kadın" meselesinin altı çizilse de esasında insan olmanın inceliklerine değinen bir anlatım, şairane bir dil ve akıcı bir kurgunun arka planını teşkil ediyor tüm bu toplumdan yola çıkan birey hikayeleri...

"Ada'da" başlıklı bölümün beş öyküsünde hikayelerin çoğu trajik bir nitelik taşıyor olsa da mekanın huzuru her bir satırdan okunuyor; özellikle şehir hayatının çilelerinden muzdarip bünyelerde kalkıp adaya yerleşme hevesi yaratıyor. "Geriye Bakış"da çocukların kendilerine özgü gözlem yeteneklerinden arda kalan hatıratları ve ebeveyn-çocuk ilişkisinin getirdiklerini okurken, "An'lar"da, tam da başlığa yaraşır şekilde, değeri ancak dönüp yeniden bakıldığında anlaşılan kısacık zaman dilimlerini irdeliyoruz. Yer yer gerçekçi, yer yerse bilinç akışı veya alegori yoluyla fantastik boyutlara ulaşan anlatımlarıyla her biri ayrı ayrı akıcı ve bazen hüzne bazense tebessüme sürükleyen öyküler bunlar. 

Sabahın Ucu, kitaptaki ilk öykünün adı olmasının yanı sıra farklı sebeplerle de kitabın ismi olmuş: "Sabahın Ucunu özellikle iki anlamı olduğu için seçtim. Tabi aynı anda kitabın içinde bulunan öykümün adı Sabahın Ucu. Birinci anlamı, aydınlıktır. Karanlığın geride kaldığı bir zaman dilimidir, bütün sıkıntıların,bütün karamsarlıkların, geceyle geriye çekilip, her şeyin olumluya gittiği bir anlama da geliyor. İkinci anlamı; Ben kitabımda genel olarak kadınları işlediğim için. Kadınların içinde bulunduğu açmazı aşarak belli bir noktaya gelmesi anlamına da geliyor, bu anlamıyla umudu içeriyor Sabahın Ucu, yani kadınların içinde bulunduğu açmazı bir şekilde aşıp umuda yolculuğu ifade ediyor Sabahın Ucu." diyor Sibel Cemali buradan tamamına ulaşabileceğiniz bir söyleşide -ki bu cevap bile eserin izleği hakkında fikir edinebilmemizi sağlayacak bir nitelik taşıyor başlı başına. 

Öykünün edebiyatta "üvey evlat" muamelesi görmesinden hoşnutsuz olan okur için şifa niyetine bir kitap Sabahın Ucu, ümit vadeden bir kalem Sibel Cemali.

Sabahın Ucu - Sibel Cemali, E Yayınları - 120 s.

Sırça Köşk - Sabahattin Ali

Sakın tepenize bir sırça köşk kurmayınız. Ama günün birinde nasılsa böyle bir sırça köşk kurulursa, onun yıkılmaz, devrilmez bir şey olduğunu sanmayın. En heybetlisini tuzla buz etmek için üç beş kelle fırlatmak yeter.
Edebiyat, pozitif bilimlerde veya spor müsabakalarında olduğu gibi başarının belirli kriterlere indirgenebildiği bir mecra olmasa da eserlerin zamana karşı koyabilme yetileri önemli bir nitelik olarak değerlendirilebilir: Vaktinde binlerce satmış ancak günümüzde neredeyse hatırlanmayan kitapları başarılı addetmek pek doğru olmayacağı gibi satışlarda hüsrana uğramış ancak hala hafızalarda değerini koruyan eserleri başarısız görmek de aynı şekilde doğru olmayacaktır örneğin. Daha da önemlisi; eserin, hangi zamanda okunursa okunsun, okuyan için bir anlam taşıdığı, sadece yazıldığı dönemde değil geleceğinde de anlamlılığını koruyabildiği durumlar edebiyatta "zamansız" olmanın değerini göstermektedir; Antik Yunan'dan günümüze değerini koruyan eserler, ozanların ölümsüz şiirleri, yüzyıllar önce yazılan klasikler bu durumun ispatıdır adeta.

İşte Sabahattin Ali, sadece eserleriyle değil; kimliğiyle de zamana karşı koyan bir isim. Yaşadıkları ve yaşattıkları hem hüzne hem de buruk bir mutluluğa kaynak olan Ali; roman, öykü ve özellikle şiirleriyle ölümsüzlüğe erişmiş değerli bir kalem. Sırça Köşk yazarın ilk olarak 1947'de yayımlanan son öykü kitabı; on üç öykü ve dört masaldan mürekkep derleme, adını içerisindeki aynı başlıklı masaldan alıyor. Masal dendiğine bakmayın; masallar zaman içerisinde safi çocuklara hitap eden bir yazın şekli olarak algılansa da Sabahattin Ali'nin masalları aksine, özellikle yetişkinlerin okuması gereken cinsten. 

Daha önce Kürk Mantolu Madonna ve Kuyucaklı Yusuf romanlarını okuduğum Sabahattin Ali'nin dili öykülerinde daha belirgin, daha yalın ve daha etkileyici. Sadeliğine rağmen iz bırakan betimlemeleri, birey-toplum ilişkisini çarpıcı ve gerçekçi bir şekilde gözler önüne seren kurguları ve toplumsal meseleleri abartmadan, taraf tutmadan (ya da tuttuğunu belli etmeden) aktaran üslubuyla Ali, Sırça Köşk'te okuru mütemadiyen düşündürüyor ve hatta tabiri caizse üzüyor: Üçkağıtçı tüccarlar, çıkarcı doktorlar, zorla katil olan gençler, sokağın ihmal edilmiş çocukları, hayatın karanlığa sürüklediği kadınlar, korunmayan doğal güzellikler ve kültürel miras karşısında elem duyan öğretmenler, işkence gören aydınlar ve masallarda simgeleşen zalim ve alimleri; insanoğlu var olduğu müddetçe hükmetmeye devam edecek zulmü ve bu zulmün mağduru mazlumları anlatıyor.

Kitabın tamamına hakim bu karamsar havanın Sabahattin Ali de farkında olmalı ki; okuduğum basımın arka kapağında da alıntılanan bir kısımda şöyle diyor:
"Niçin hep acı şeyler yazayım? Dostlar, yufka yürekli dostlar bundan hoşlanmıyorlar. Hep kötü, sakat şeyleri mi göreceksin? diyorlar. Hep açlardan, çıplaklardan, dertlilerden mi bahsedeceksin? Geceleri gazete satıp izmarit toplayan serseri çocuklardan; bir kaşık toprak, bir bakraç su için birbirlerini öldürenlerden; cezaevlerinde ruhları kemirile kemirile eriyip gidenlerden; doktor bulamayanlardan; hakkını alamayanlardan başka yazacak şeyler, iyi güzel şeyler kalmadı mı? Niçin yazılarındaki bütün insanların benzi soluk, yüreği kederli? Bu memlekette yüzü gülen, bahtiyar insan yok mu?" Bahtiyar Köpek
Diyor demesine ama aynı öyküde muzip bir tavırla eleştirmeyi, karamsarlığı sürdürmeyi de ihmal etmiyor. Dolayısıyla şuradaki yazımda Sait Faik için söylediklerimin hemen hemen tam tersini Sabahattin Ali için söylemek mümkün: Yazarın, duyarlılık ve farkındalığının bir bedeli olarak hayatın en çok can sıkıcı ve kötümser taraflarını gördüğünü öykülerin hemen her satırından okuyoruz.

Zamanının değil her devrin yazarı Sabahattin Ali'nin Sırça Köşk'ü özellikle öykü severlerin severek okuyacaklarını düşündüğüm bir eser.

Sırça Köşk Sabahattin Ali, Yapı Kredi Yayınları - 141 s.

Mahalle Kahvesi - Sait Faik Abasıyanık

Radyoyu sevmem de. Ayıp ama, yalan gibi gelir bana Paris’teki adamın odamda konuşması. Hani odamda konmuş değil a, -konuşturur muyum gevezeyi!- sözün gelişi! Hem sonra, radyo istasyonları kendi canı çektiklerini bana dinletiyorlar. İstemiyorum belki başkasının bana şunu bunu dinletmesini! Ben okuyacağım kitabı nasıl kendim seçersem, dinleyeceğim güzel sesli kadını da ben seçmeliyim. 
Türk edebiyatında öykü dendiğinde akla ilk gelen isimlerin başında şüphesiz Sait Faik Abasıyanık yer alıyor. Kendinden önceki isimlerin veya batı edebiyatının yeniliklerinin etkisinde kalmadan ama yine de yeni ve özgün bir üslup yaratmayı başaran Sait Faik, döneminin aksine toplumu değil, bireyin toplum içerisindeki meselelerini şiirsel bir dille anlatmasıyla tanınıyor. 

Mahalle Kahvesi yazarın 1950'de yayımlanan, en uzunu dokuz sayfa süren 22 öyküsünün yer aldığı beşinci öykü kitabı. Hiçbir edebi akımın etkisinde kalmayan ve hiçbir tarzın takipçisi olmayan yazar, bu kitabında bütün olarak farklı üslupları, farklı arayışları ve farklı meseleleri bir araya getirmiş denebilir. Taşıdıkları otobiyografik izler, şairane ancak nesri kati'yen anlamsızlaştırmayan bir dil ve muziplik kokan kurgu ve anlatımlarıyla hikayeler, hayattaki küçük ve değerli anların kıymetini gösterir, bireyi düşüncelere sevk eder cinsten.

Sait Faik okurda oturup sohbet etme isteği yaratan bir anlatıcı. Hani özellikle kendilerini rakı masalarında, misafirliğe gittiği evlerde muhabbet esnasında belli eden insanlar vardır; bu meclislerde laf lafı açar, bahsi geçen kişi de her konuya dair anlatacak bir anı, bir anekdot bulur, anlatır. O anlatsın, siz dinleyin, hiç susmasın istersiniz. Veya daha enteresan bir teşbih ile: Bilen bilir; Matrix filminde başkarakter nihayete erdiğinde, yaşadıkları dünyayı rakamlardan ibaret görmeye başlar. İşte Abasıyanık da dünyayı öykülerle algılıyor; baktığı her yerden, her kişiden bir öykü çıkarıyor. 
En ufacık bir meseleden hacmi küçük, anlamı büyük öyküler üretiyor. Öylesi bir gözlem, öylesi bir anlatı yeteneği... 

Okuduğum basımın (YKY - 2004) arka kapağında Sabri Esat Siyavuşgil imzalı alıntıda "Sait Faik'siz edebiyat bana kasvetli geliyor." denmiş ki katılmamak elde değil; gerçekten de yazarın sahip olduğu yaşama sevinci, hemen her öykünün her satırından okunuyor adeta. Ancak tüm öyküler neşeli değil elbette; 1948 yılında siroz teşhisi konulan Abasıyanık'ın hastalığının ilerlediği bir dönemine tekabül eden Mahalle Kahvesi yer yer yazarın kapıldığı buhranları da yansıtıyor. Öykülerin dergilerdeki yayımlanma tarihlerinden çıkardığım kadarıyla 1949 yılının Ocak'ında zorlu zamanlar geçirmiş yazar ve bu buhranlar da, özellikle bilinç akışı metoduyla, yer bulmuş kimi öykülerinde.


Öykülerin sonları için açık bırakılmış diyemeyiz ancak çoğu öykü, kahramanı için bir dönüm noktası veya meselenin aslının ortaya çıktığı ve devamında neler olduğunu merak ettirecek şekilde sonlanıyor ancak hikayenin anlatıcısı, kahramanların akıbetlerinin ne olduğuna haiz olabilecek bir konumda olmuyor. Dolayısıyla hikaye devam etse de, biz okurlar, neler olduğunu öğrenemiyoruz ama havada kalmış meselelerin burukluğunu veya rahatsızlığını da hissetmiyoruz.

Fazla söze ne hacet! Sıcak bir temmuz akşamının hafif esintisinde burna gelen akşamsefası kokusu gibi bir kitap Mahalle Kahvesi, tam da öyle bir akşamda okunası...

Mahalle Kahvesi - Sait Faik Abasıyanık, Yapı Kredi Yayınları - 105 s.

Korkuyu Beklerken - Oğuz Atay

Acaba iyi bir şey olacak mı? Hayır, dedim kendime. İyi şeyler birdenbire olur; bu kadar bekletmez insanı. Sürüncemede kalan heyecanlardan ancak kötü şeyler çıkar. Ya da hiçbir şey çıkmaz. 
Oğuz Atay'ın 1973 tarihinde öykülerini derlediği kitabı Korkuyu Beklerken, kitaba ismini veren, novella olarak da tanımlayabileceğimiz (yaklaşık altmış sayfa) öyküsünün de içinde bulunduğu sekiz öyküden oluşuyor.

Öyküler genel kapsamda, "küçük tutunamayanlar" olarak da nitelendirilebilir; döneminin Türk aydının acılarını, mutsuzluklarını ve umutsuzluklarını psikolojik eksende ele alan yazar, toplum ve birey çelişkisini, bireyin ağzından ancak toplumun bakış açısıyla, ustaca gizlenmiş bir ironiyi kullanarak anlatıyor. Hemen her karakterde zaman zaman Tutunamayanlar'ın baş karakterleri Turgut ve Selim'i görür gibi oluyoruz: Toplumla uyuşamamış, dolayısıyla kendi elleriyle kendilerini dışlamış karakterlerin, alegorik anlatım ve bilinç akışı yöntemleriyle, varoluş üzerine kaygılarını dile getirmeyi çok iyi başarıyor Atay

Kitaptaki her bir öykü, hakkında uzun uzun yazılacak, incelenecek, simgesel anlatımı çözülecek, yazarın hayatından taşıdığı izler açısından ele alınacak derinliğe sahip. Hatta bu yüzden 2010 yılında Hilmi Tezgör tarafından bir sempozyum düzenlemiş ve burada sunulan bildiriler  bir sonraki yıl Korkuyu Beklerken Gelenler isimli kitapta bir araya getirilmiş -ki bugünlerde okumakta olduğum bir kitap. Dolayısıyla çok daha detaylı ve kapsamlı bir irdelemeyi hak eden bu kitap için -en azından şimdilik- söyleyecek çok da sözüm yok açıkçası...

Başka bir konuya geçmeden evvel meraklısı için belirteyim: Korkuyu Beklerken'in 2010 yılında Jocelyne Burkmann ve Ali Terzioğlu tarafından Fransızca (En guettant la peur) ve 2012 yılında Recai Hallaç tarafından Almanca (Warten auf die Angst) çevirisi yapılmış. (Hallaç'ın şu günlerde uğraştığı Tutunamayanlar'ı çevirme serüvenine dair söyleşiye ise buradan ulaşabilirsiniz.) Bu çevirilerin yanı sıra kitaptaki ilk öykü olan Beyaz Mantolu Adam da tek başına pek çok Avrupa diline tercüme edilmiş.


Yaşadığı dönemde okuyucuya ulaşamamaktan muzdarip olduğu bilinen Oğuz Atay, devrin edebiyatı bireyi görmezden gelen, ideolojik bir fonla toplumsal gerçekçiliğe saplanmış durumdayken, farklı ve yeni ürünler sunma cesaretini göstererek yalnız kalıyor. Beklenen/istenen türde "ürünler" vermek yerine, inandığı yolda ilerliyor. Bir yandan da sistemi ve sistemin dişlileri olan aydın kesimi, "edebi çeteyi" -yine dönem için bir yenilik olan- ironi vasıtasıyla eleştiriyor. Okuduğum 1987 basımının önsözünde Oğuz Demiralp "1970'lerde Oğuz Atay'ın bugünkü denli benimsenerek okunması güçtü. Okur kitlesi belli nedenlerle daha çok toplumsal kuramın etkisi altındaydı ... Durum değişti gibi. Oyunlarla Yaşayanlar adlı 'acıklı güldürü' sahneleniyor. Oğuz Atay'ın kitapları ikinci kez basılıyor." demiş. 2012'nin Aralık ayında Tutunamayanlar 59'uncu, Eylül ayında ise Korkuyu Beklerken 35'inci baskısını yapmış durumda. Lafın özü; durum değişti: "Demiryolu Hikayecileri - Bir Rüya" öyküsünde "Ben buradayım sevgili okuyucum, sen neredesin acaba?" diye soran Oğuz Atay, yaşasaydı -hoşnut olur muydu bilmem ama- sorusunun cevabını almış olurdu.

Atay'ın göstermiş olduğu cesarete, tavrına saygım sonsuz. Kendisini sihirli bir değnekle edebiyat tarihimizden silsek; başta kendi yazını olmak üzere, kendisinden etkilenen isimler de hesaba katıldığında ne büyük gediklerin açılabileceği de malum. Okurken keyif almadığımı da söyleyemem ancak bir okur olarak, beni  kişisel anlamda yakalayan bir yanı olmadı Atay'ın. Belki de ben fazla vurdumduymaz bir insanım, bilemiyorum. İşbu sebeple, tarihi arkaplanını gözardı edersek, benim için olmazsa olmaz bir yazar değil kendisi. 

Bunları izah etmemin sebebi, Notos'un kapak konusunu Oğuz Atay'a ayırdığı 2011'de yayımlanan 28. sayısı üzerine yaşananlara değinmek istemem: Mevzu bahis sayıda sorulan "Atay adı aklınıza ilkin neler getiriyor?" sorusuna Şavkar Altınel'in verdiği kendisini sevmediği minvalinden cevap üzerine bir tartışma başlamış, çok kısa sürede de Altınel'in internet ortamında adeta linç edilmesine varan olaylar yaşanmıştı. Egoist Okur'un bu konu üzerine  hazırladığı dosyaya Korkuyu Beklerken'i okuduktan sonra internette gezinirken rastladım ve mevzunun yaşandığı dönemde pek takip etmediğim için haiz olmadığım bilgilere ulaştım. Atay ya da başka bir isim, ne kadar mühim ve büyük işler ortaya koyarsa koysun sevilmeme ve hatta yeri geldiğinde eleştirilme hakkına sahiptir kanaatindeyim. (Evet; sevilmemek ve eleştirilmek yeri geldiğinde birer haktır.) Lafı daha fazla uzatmadan, Egoist Okur'un kalemi Gülenay Börekçi'ye katıldığımı belirterek, sizlere bahsettiğim dosyayı (buradan ulaşabilirsiniz) okumanızı tavsiye ederim.

Uzun vadede Oğuz Atay külliyatını okumak niyetindeyim. Popüler kültürün veya entelektüel mafyanın (!) baskısı altına girmeden; safi okur kimliğimle ve birey olarak duruşumla... Size de aynısını tavsiye ederim! 

Korkuyu Beklerken - Oğuz Atay, İletişim Yayınevi - 187 s.

Bütün Öyküleri - Yusuf Atılgan

... babam okula verdi beni. Yıllarca sürdü bu. Hiç hoşlanmıyordum; arkadaşlarla itişip kakışmak, öğretmenleri dinlemek yüzünden elimde olmadan büyüyordum. Konuşmam yetmiyormuş gibi düşünmeye de başladım. En kötüsü buydu. Çoğu insanlar gibi düşünmeden konuşsaydım kimse bir şey demeyecekti; ama ben düşündüğümü söylemeye kalktım. 
Ceren'e Masal
Yapı Kredi Yayınları'nın "Bütün Yapıtları" alt başlığıyla büyük yazar ve şairlerin, tüm eserlerini yayımlaması sahiden takdire şayan. Zaten kalemleri ile herhangi bir zamana ait olmama niteliğine sahip, gelecekte de değerlerini koruyacağı bariz pek çok edebiyatçıyı bu şekilde okumaktan çok hoşnutum. 

Aylak Adam'dan sonra Yusuf Atılgan'ın okuduğum ikinci eseri oldu öyküleri. Bütün Öyküleri başlığıyla yayımlanan eserde öykü kitapları "Bodur Minareden Öte" ve "Eylemci" ile masal kitabı "Ekmek Elden Süt Memeden" bulunuyor. Toplamda 12 öykü ve 2 masaldan mürekkep kitap, Atılgan'ın diline bir kez daha hayran bırakırken, kendisinin öykücülük adına ne büyük bir değer olduğunu gözler önüne seriyor. 

Bay C.'nin müşkülpesentliği sebebiyle pek de kanımın ısınamadığı bir kitap olmuştu Aylak Adam. Tıpkı Tutunamayanlar gibi, edebi niteliğinden çok simgelediği karakter sebebiyle "romantik üzgünlerin" yersizce popülerleştirmiş olması da bunda etken olmuştu. Ancak öyküleriyle birlikte, Atılgan'ın kalemine saygıda kusur etmemem gerektiğine kanaat getirdim. 

Atılgan, hikayelerini kah bir tavuğun, kah bir delinin ağzından yazmış. Kadın, çocuk, leylek, ihtiyar... Bu çeşitlilikte bir anlatıcı seçimi, yazarın sadece başından geçenler ya da hayat tecrübeleri üzerinden değil, eşsiz bir gözlem yeteneğinden esinlenerek yazdığını görmemi sağladı. Bir tavuğun ağzından seslendirilen Kümesin Ötesi, gerçek bir ustalığın göstergesi -ki zaten bu öyküyle Tercüman gazetesinin yarışmasında ödül almış. 

Atay'ın da esinlendiği isimlerden biri olduğu bilinen Yusuf Atılgan, esas yetkinliğini psikoloji üzerine konuştuğunda gösteriyor: Tasvirleri, simgeleri ve kurgusuyla insan ve insan ruhu üzerine veciz sözler ediyor. Sadece bu yönüyle bile hayranlık uyandırıcı iken, kurgusu ile okuru peşinden sürüklemeyi, zaten çoğu kısa olan öykülerini tek solukta bitirme isteği uyandırmayı çok iyi başarmış. Hadsizlik etmek istemem ama neredeyse "kusursuz" diyebileceğim örnekler var hikayeler arasında. 

Daha fazla söz söylemeye gerek duymuyorum; öyküleri seviyorsanız, bu değeri hacminden kat kat büyük kitabı mutlaka okumalısınız. 

Bütün Öyküleri - Yusuf Atılgan, Yapı Kredi Yayınları - 124 s.