fantastik etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
fantastik etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Sevin Okyay Söyleşisi

Efendim bilen bilir, geçtiğimiz aylarda edebiyat dünyasına veda eden Yalnızlar Mektebi isimli dergimizin Nisan-Mayıs 2015 tarihli 12. sayısında fantastik edebiyat temasını işlemiştik. O zamanlar popüler kültür ürünlerini "edebiyat" diye yutturabileceğini keşfeden uyanıklar bu kadar çoğalmamış, Instagram'da kitap, dergi fotoğrafı paylaşan herkese "okur" demek adet olmamıştı. Neyse.

İşte o sayıda, bir gençlik hayalimi gerçekleştirme imkanı bulmuştum: Yıllarca çok severek okuduğum, ortaokul sıralarında elimizde resim fırçaları ile büyücülük oynamamıza neden olan Harry Potter serisinin çevirmeni Sevin Okyay'la kitaplar ve kitapların -sözlük anlamıyla- büyülü dünyası hakkında konuşabilmek!

Kendisi şu sıralar bu büyülü dünyanın son eseri Harry Potter and the Cursed Child'ın çevirisini yapar, bir de üstüne Fantastik Yaratıklar Nelerdir, Nerede Bulunurlar? filminin vizyona girmesine yaklaşık üç ay kalmışken bu keyifli söyleşiyi sizlerle paylaşmak istedim.

Kendisiyle tanışmamış olanlar için belirteyim; evet, tam da tahmin ettiğiniz üzere son derece hoşsohbet bir insan Okyay. Ayrıca evet, Harry Potter'ı bir "iş" olarak değil, gayet severek çevirmiş. Hemen hemen her potterhead gibi o da filmlerden memnun değilmiş...

İyisi mi siz söyleşiyi okuyun. Söyleşimizin seriyi okumamış olanlar için sürpriz-bozan içerdiğini belirtir, iyi okumalar dilerim!

Açlık Oyunları Serisi - Suzanne Collins

Açlık Oyunları'nın çok basit kuralları var: Her mıntıka ayaklanmalara karşı bir ceza olarak, haraç olarak adlandırılan, birer kız ve erkek evladını vermek zorunda. Bu yirmi dört haraç, içinde alev alev yanan bir çölden, dondurucu bir çorak araziye kadar her şeyi kapsayan, geniş bir açık hava arenasına hapsediliyor. Birkaç haftalık bir süre boyunca, yarışmacıların ölümüne mücadele vermesi gerekiyor. Ayakta kalmayı başaran son mıntıka galip sayılıyor.
Klişe bir deyimle "tüm dünyada fırtınalar estiren" bir seri Açlık Oyunları. Oldukça başarılı PR çalışmaları sayesinde sahiden de büyük satış oranları edinen, yan ürünlerden sinema filmlerine pek çok sektöre de uzanan bir başarı kazandı Suzanne Collins imzası taşıyan seri ve içimdeki popüler kültür kölesi "Ne varmış bu seride ki bu kadar tuttu?" diye düşündürdüğü için okumadan edemedim ben de... 


Malumunuz seri üç kitaptan oluşuyor: Açlık Oyunları, Ateşi Yakalamak ve Alaycı Kuş. Seriyi uzunca bir süre önce, üç kitabı da aralarında görece uzun aralıklar bırakarak okumuş olduğumu belirteyim; kitapları genel çerçeveleri içerisinde ele almaya çalışacağım. Öyleyse başlayalım:

Açlık Oyunları

Hikayenin başladığı ilk kitap, distopik ögelerden beslenerek yola çıkıyor: Eskiden Amerika olarak bilinen kıta felaketlere sürüklenmiş, en sonunda da günümüz kapitalist sistemine benzeyen ancak daha acımasız bir sistemle yaşamaya başlamış insanlar. Bu sistemin bir getirisi olarak her yıl, her mıntıka (mıntıka: günümüz eyaletlerine benzeyen lokal yönetimler) yukarıda alıntıda bahsedilen kurallara sahip açlık oyunlarına katılmakla yükümlü. Kahramanımız Katniss Everdeen kendi mıntıkasının haraçlarından birisi oluyor ve hikayemiz oyunlara hazırlık sürecinin ardından oyunlar boyunca heyecan dozunu arttırarak devam ediyor. Kitabın sonu ise görece açık bitiyor; tek romanlık bir hikaye olsaydı da final sonrasında olanlar okurun hayal gücüne bırakılabilirdi ama devamının geleceğini bildiğiniz için sonra ne olacağını hayal etmek yerine merak ettiriliyorsunuz. 

Bu açıdan ele alındığında Collins, kurgu ve dil kullanımında sahiden hedefi on ikiden vuran bir atış yapmış; fazlasıyla sürükleyici ve akıcı bir iş çıkarmış ortaya. Özellikle son yılların en büyük sükse yapan eserlerini çıkarmış "genç-yetişkin edebiyatı" söz konusu olduğunda bu iki unsur büyük önem arz ediyor -ki serinin elde ettiği başarı ortada. Ancak iş ne zaman ki konuya geliyor, işte orada problemler baş göstermeye başlıyor: Collins'in yarattığı evren, distopya tasavvuru oldukça başarılı; hakikaten de derinlik kazanma potansiyeline sahip, toplumsal ve bireysel anlamda tüketim çılgınlığının, muktedir karşısındaki tavrın, ahlakın, bireyselciliğin ve daha pek çok konunun ele alınabileceği ve çağımız yaşantısına eleştiri getirebileceği bir zemine sahip. Ancak yazar tercihini bundan yana değil, kabaca "çok satmaktan" yana kullanmış zira bütün bu potansiyeli basit bir romantik-macera için heba etmiş. Elbette zaman zaman karakterler vasıtasıyla eleştirel yorumlara rastlamak mümkün olsa da, dünyanın en itici -neredeyse Alacakaranlık'ın Bella'sıyla yarışır- başkahramanı Katniss'in bitmek bilmez yürek hezeyanları, bencillik ile savaşımları ve bol bol iştirak ettiği aksiyonlu olaylar sayesinde bu eleştirel yorumlar sönük ve yetersiz kalıyor. Öte yandan başta da belirttiğim gibi dili ve kurgusuyla yakaladığı sürükleyicilik sayesinde oldukça keyifli bir okuma deneyimi yaşatıyor bu ilk kitap.

Ateşi Yakalamak

Serinin ikinci kitabı tam anlamıyla bir "geçiş kitabı." Seriyle bağlantılı olan ana hikayenin ilgili kısımları ilk kitabın sonuna veya üçüncü kitabın başına eklense de olurmuş açıkçası; gerisi kitap doldurmalık ve aksiyon yaratmalık bir metin kalabalığı. Sürükleyicilik konusunda, iş aksiyona geldiğinde yeteneğini yine konuşturmuş Collins ancak ana hatlarıyla kurgu ve olay örgüsü ilk kitaptaki kadar başarılı değil; özellikle giderek çirkinleşen ana karakterin ilişkiler konusundaki kafa karışıklıkları, hiçbir şeye vaktinde karar veremeyişi ve tam yaşının kadını olarak, her şeye ergen tepkisi vermesi sık sık bunaltıyor okuru. İlk kitaba benzer konusuyla tekrara düşmesi de tuzu biberi oluyor bu olumsuzlukların. 

Kitabın, okumamış olanlar için sürpriz bozan ihtiva eden konusuna gelirsek: Açlık Oyunları'nın her çeyrekte olduğu üzere 75. yılında da sürpriz bir değişikliğe gidiliyor ve şimdiye kadarki muzafferler arasından seçiliyor yeni oyuncular. Katniss'in mıntıkasındaki tek kadın muzaffer olması sebebiyle bizzat kendisinden kurtulmak için tasarlanmış bu yeni oyunlarda haraçlar birbirleriyle olduğu kadar lüks ve şatafat içerisinde yaşayan ve oyunları düzenleyen başkent Capitol'e karşı da savaşıyorlar. Katniss de kim düşman, kim yoldaş, kime aşık olsam, kime karşı savaşsam derken sürpriz bir finalle nihayete eriyor kitap. (Sürpriz bozan burada sona eriyor.)

Katniss'in kararsızlığıyla bağlantılı olarak gelişen olay akışı zaman zaman yoruyor okuru; kahramanımız kah isyan planları kurar kah kaçış yolları ararken birden her şeyin değişmesi ve kendimizi yine safi aksiyonun içinde bulmamız bütünlüğü baltalayarak soğutuyor kitaptan. Netice olarak karakterin derinleşememesi (ya da derinleştikçe çirkinleşmesi?) ve kurguya yedirilememiş geçiş kitabı karakteriyle Ateşi Yakalamak serinin en zayıf kitabı. Öyle ki etrafımdaki pek çok okur seriyi bu kitapla bırakmış ve üçüncü kitaba elini sürmemiş durumda. Üstelik tamamen havada ve neler olup bittiğini ancak üçüncü kitapla anlayabileceğimizi işaret eden finaline rağmen... 

Alaycı Kuş

Serinin son kitabı Alaycı Kuş; birinci kitaptan kötü, ikinci kitaptan iyi olarak değerlendirilebilir. Ana hikaye üzerinden ilerlerken yer yer güzel bir distopya olmaya yaklaşan ancak yine bu hikayeye zorla yedirilmiş aksiyon ve kısaca "Katniss" yüzünden bunu beceremeyen bir kitap. 

Kitabın sürpriz bozanlı konusu şöyle: İkinci kez açlık oyunlarından kaçmayı beceren Katniss kendisini Capitol'e karşı başlayan isyanın ortasında buluyor. İlk oyundaki kurnazlığı sayesinde devrimin de yüzü haline gelen hanım kızımız bu sefer de devrimcilerin oyuncağı olmakla Capitol'e esir düşen sevgilisini kurtarmak arasında gelgitler yaşıyor. Fonda devasa bir başkaldırı, kıran kırana bir mücadele sürerken biz yine sık sık kendisinin hezeyanlarına maruz kalıyoruz. Aynı zamanda pek çok eleştirel bakış açısını ana karakter üzerinden görebildiğimizi göz önünde bulundurursak elbette sadece işlevsiz değil Katniss; sadece sıkıcı. Sürpriz bozan olmayan taraftaysa politikanın çirkin yüzünü, idealler ile tavizlerin çatışmasını ve güç kavramının insan doğasındaki etkisini gözlemliyoruz. 

Alaycı Kuş'ta dikkat çeken ilk unsur güçlü kadın karakterlerle karşılaşmamız. Katniss de tüm itici yanlarına rağmen seri boyunca "kendi ayakları üzerinde durabilen, romantizm budalalığından uzak bir genç kız" olarak karşımıza çıkarken, son kitapta isyanın başındaki komutanın da kadın bir karakter olması, serinin genç dimağlara kimi mesajları aşılayabileceği göz özünde bulundurulduğunda, güzel bir duruş olarak çıkıyor karşımıza. Aynı şekilde savaşın ve yıkımın çirkin yüzünü kelimelerle ifade etmekte büyük başarı sağlamış Collins; Capitoln tüm gücüyle gerçekleştirdiği saldırıların neticelerini okurken kurguyla gerçek yaşam arasındaki benzerlikleri hatırlayıp üzüntü duymamak elde değil. Kitabın negatifler hanesinde ise hikayenin sündürülmesi yer alıyor; uzattıkça uzatmış, tabiri caizse eze eze anlatmış öyküsünü Collins
-o-
Global ölçüde popülerlik kazanan hiçbir eseri kaçırmamaya başlayan Hollywood, serinin ilk iki kitabını sinemaya uyarladı bile: 2012 tarihli Açlık Oyunları da, 2013 tarihli Ateşi Yakalamak da oldukça başarılı uyarlamalar olarak çıktı karşımıza. Bu duruma tüm iticiliğine rağmen Katniss'i bir parça sevebilmemizi sağlayan aktris Jennifer Lawrence'ın performansı ile hikayenin sinematografiye elverişliliğinin katkısı yadsınamaz elbette. İki parça halinde sinemaya aktarılacak olan üçüncü kitabın ilk filmi Alaycı Kuş: Bölüm 1 ise Kasım 2014'de vizyona girecekmiş. 

Bir başka popüler seri olan Millenium'un aksine Açlık Oyunları serisi hem edebi anlamda hem de düşünsel boyutta büyük bir tatmin sağlamaktan uzak maalesef. Hedef kitlesini çok doğru belirleyip çok doğru hamlelerle ilerleyen ve popülerlik kazanan bir "marka" Açlık Oyunları. Aksiyonu bol, kurgusu zevkli ancak o kadar; eğlenceli bir okuma deneyiminden başka pek de bir şey vadetmiyor. 

Baumhoff Patlayıcısı - William Hope Hodgson

"Tanrım" dedi, karanlığın içinde, "İsa ne kadar acı çekmiş olmalı!"
Fantastik literatür denince akla gelen çağdaş isimlerin hemen hepsi fantastik kurgunun babası J.R.R. Tolkien'den etkilenmiş, kendi evrenlerini yaratırken ondan esinlenmiştir; Terry Brooks, George R.R. Martin hatta J.K. Rowling... Peki Tolkien'ın kendisi kimden etkilenmiştir diye hiç merak ettiniz mi?

"Tolkien'den Önce Masallar: Modern Fantezinin Kökleri" isimli derlemede pek çok isimden söz ediyor Tolkien uzmanı Douglas A. Anderson: Sihirli yüzüklerin, efsunlu bir kılıcın, vahşi bir ejderhanın lanetlediği ve iki kadının arasında kalan bir kahramanın yer aldığı The Story of Sigurd'un yazarı Andrew Lang'den; Tolkien evrenin yapı taşlarından Elf kavramının ilk kez yazılı hale geçtiği metin olan Elfler'in yazarı Ludwig Tieck'e... 

Mevzu bahis kitabımız Baumhoff Patlayıcısı'nın yazarı William Hope Hodgson da bu isimlerden bir diğeri. Kitabın arka kapağına göre; Yüzüklerin Efendisi'nde Tolkien, karanlığın güçlerini Hodgson'ı hatırlatır biçimde uyandırmaktaymış. 1877 İngiltere doğumlu Hodgson, bilim-kurgu, korku ve fantastik yazında eserler vermiş. Yazarlığının yanı sıra denizcilik ve askerlik de yapan Hodgson, özellikle korku türündeki eserlerinde yaşadığı macera ve gözlemlerinden sık sık faydalanmış, kült eserler bırakmış. İlk olarak 1919 tarihinde yayımlanan Baumhoff Patlayıcısı (bir diğer adıyla Eloi, Eloi, Lama Sabachthani) esasen bir kısa öykü. Dinine oldukça bağlı, aynı zamanda bir deha olan kimya uzmanı Baumhoff, dini bir mucize olan "çarmıhın kararması"nı kanıtlamak üzere arkadaşı Stafford'un tanıklığını kullanıyor. Hikayenin ana hattında bu deneyi dinliyoruz Stafford'un ağzından.

Bu küçücük hikaye gerçek bir ustalık eseri; kitabın ilk sayfasında yer alan "çok az yazar karanlığa hayat vermede Hodgson kadar başarılıdır" söylemine hak vermemek elde değil. Basit bir anlatım, basit bir dil ve basit bir kurguyla böylesi karanlık ve manen ağır bir kitabın ortaya çıkabileceğini düşünmezdim. 

Yayımladıkları kitaplara hayran olsam da pek çoğunda sık sık basım ve imla hatası bulunan ve enteresan bir şekilde egosantrik bulduğum için bir türlü sevemediğim 6.45 Yayınları bu sefer hatasız bir iş koymuş ortaya. Eserin kapak tasarımı Erol Egemen'e (kim lan bu Erol Egemen?) ait, kitabın içerisinde yer alan çizimlerse Mehmet Kösemen imzası taşıyor -ki şahaneler. Karanlık bir kitap okumak isterseniz aradığınızı Baumhoff Patlayıcısı'nda bulabilir, eseri Kaan Çaydamlı'nın sesinden dinlemek isterseniz buradan ulaşabilirsiniz.

Baumhoff Patlayıcısı, William Hope Hodgson - Altıkırkbeş Yayınları, 48 s.

Şamanlar Diyarı - Barış Müstecaplıoğlu

"Bu çatışmalarda iki taraf da birbirine kötü şeyler yaptı," diye başını salladı Darok. "İnan bana, onların da sana anlatabileceğin bir sürü acı öyküsü var. Ama Nasralar ve Delkarlar isimli iki kişi yok bu olayda. İki halk da birbirinden farklı on binlerce insandan oluşuyor. Bazıları zayıf, bazıları güçlü karakterde, kimi bencil ve zalim, kimi yardımsever ve sevgi dolu. Nasralar Delkarları katlediyor ya da Delkarlar Nasralara zulmediyor demek doğru değil. Bazı Delkarlar bazı Nasraları, bazı Nasralar ise bazı Delkarları öldürdü, tek diyebileceğimiz bu. Bir kişiye sevmediğimiz insanlarla aynı milletten diye kötü gözle bakamayız, bunu kendileri seçmiyor, değiştiremezler de."
Çok sıkı bir fantastik kitap okuru olduğum söylenemez; fantastik kurguyu, ejderhaları, eski çağları, efendime söyleyeyim büyücüleri, barbarları çok sevmeme rağmen iş edebiyata geldiğinde hafif bir burun kıvırma durumu hakim. Zira Dostoyevski'nin Rus edebiyatı ve Rus gerçekçilik akımı için söylediği "Hepimiz Gogol'un paltosundan çıktık" sözü misali, her fantastik kurgu da netice itibariyle "Tolkien'in yüzüğünden çıkmıştır." Dolayısıyla fantastik kitaplar söz konusu olduğunda ister istemez bir kıyaslama durumu ve bulması oldukça zor bir özgünlük arayışı mevzu bahis.

Bu yaklaşımın üzerine okuyacağım fantastik kurguya bir de "yerli" etiketi eklendiğinde, ithal ettiğimiz pek çok türde (hele ki korku-gerilim türünde) ortaya çıkan eserler kalitesiz birer kopyadan öteye geçemedikleri için, beklentim oldukça düşmüştü. Hatta fantastik kitap kurdu sevdiceğimin tüm olumlu yorumlarına rağmen temkini elden bırakmamıştım. Barış Müstecaplıoğlu imzalı, bir kere daha yanıldığımı görmemi sağlayan, Şamanlar Diyarı'nı okuma maceram böyle başladı.

Kitaba geçmeden evvel kısaca yazardan bahsetmek istiyorum; 1977 doğumlu Müstecaplıoğlu'nun ilk eseri, dört kitaplık fantastik "Perg Efsaneleri" serisi. Ardından anılarından yola çıkarak kaleme aldığı, Gülen cemaatini temel alan eseri "Şakird", sokak çocuklarını anlattığı "Kardeş Kanı" ve 14.yüzyılda yaşamış gizemli şamanist ressam Mehmet Siyah Kalem'in eserlerini odağına alan "Bir Hayaldi Gerçekten Güzel" kitapları yayımlanıyor. Şamanlar Diyarı'nın -bu yazının da konusu olan- ilk kitabı geçtiğimiz yıl yayımlanmış ve yazarın twitter'dan duyurduğuna  göre ikinci kitabın yazımı da bitmiş durumda.

Kitaba gelecek olursak; hikaye Delkarna topraklarında geçiyor; çok uzun zaman önce birden fazla ülkeye ev sahipliği yapmış, şimdinin hükümdarı Sultan Arterus'un atası Koledion tarafından ortak ve tek bir hükümdarlık altında toplanmış farklı milletlerden, farklı ırklardan insanların huzurla yaşadığı topraklar... Koledion'dan bu zamana huzur da bozulmuş elbette; önce Harnanlar yok edilmiş topraklardan, ardından Nasralar zulüm görmeye başlamış. Sadece Delkarlar'ın yaşadığı topraklar istiyormuş erk sahipleri, ruhunu paraya satan tüccarlar ise boş topraklar... İşte böyle bir ortamda büyük bir savaşın kopacağı fısıltıları hızla yayılırken, soylarının tükendiğine inanılan bir şaman, sadece huzur arayan bir grup insanla uzaklara gitmek istiyor. Bir yanda saray ve sadık adamları, diğer yanda savaştan kaçan insanlar; büyücülerin, savaşçıların ve şamanların boy gösterdiği bir karakterler topluluğu. 

Şamanlar Diyarı'nın en dikkat çekici yanı tanıtım yazısında da söylendiği üzere; farklı diyarlarda, tarihin her döneminde, insanın insana ettiklerine dair evrensel bir sorgulama niteliği taşıması. Tarihte pek çok yerde, günümüzde ise özellikle ülkemizde boy gösteren toplumları kutuplaştırmanın nasıl da işine yarayanlarca "öğretildiği"ni, muktedirin gücüne güç katmak için insanları birbirine nasıl da düşman ettiğini anlatıyor. Bu aşina konuyu fantastik bir öyküde, leziz bir kurguyla ele alan Müstecaplıoğlu, bana göre en çok da yakın tarihimizi ele alıyor; huzur içerisinde yaşamak için insan olmanın yeterliliğinin altını çiziyor. Bu vurgu, zaman zaman aşırı tekrar yüzünden sıradanlaşsa da, didaktik bir atmosferden uzak elbette. Fazlasıyla basit dili, akıcı anlatımı ve şaşırtmacalarla süslenmiş olağan kurgusuyla eğlenceli bir kitap. 

Müstecaplıoğlu yeni bir dünya yaratma konusunda bir nebze yetersiz kalmış; dili basitleştirmek, okumayı akıcılaştırmak isterken oldukça az betimleme kullanmış ve kurguladığı diyarları ve dünya düzenini yeterince anlatmamış. Hikayenin bizim köyün ormanlarında geçme ihtimali ile Delkarna'da geçme ihtimali neredeyse birbirine yakın. Tamam, elbette bazı durumlarda okurun tahayyülüne güvenmek, gedikleri hayal güçleriyle örtmelerine müsaade etmek gerekiyor ancak -özellikle- fantastik edebiyatta var olmayan bir dünya mevzu bahis olduğunda, biraz daha detaycılık daha leziz bir tat bırakabilir kanaatindeyim. 

Şamanlar Diyarı'nın karakterleri grinin tonlarında; ne tamamen siyah ne de tamamen beyazlar. Her kötünün içerisinde bir miktar iyilik -ve tersinin- olduğu gerçeği ile inandırıcılık kazanmış kahramanlar. Ancak bu durum ve ilaveten karakterlerin yaratılışları sivrilen, öne çıkan bir kahramanın varlığını engellemiş. Üzerinde konuşulacak, dikkat çeken, tamamen sevilen ya da nefret edilen insanlar olmaması bir nevi eksiklik hissi uyandırıyor okurda. Bir karaktere bağlanma, onunla bağdaşma, ilişki içerisine girme ihtiyacını karşılayamamış bu gerçeğe yakın kahramanlar. Okuruna göre olumlu veya olumsuz olarak nitelendirilebilecek bir durum olsa da çoğunluğun özel karakterler aradığı, onlara ilgi duyduğu bir gerçek. 

Bütün bu eleştirilerin sebebi Şamanlar Diyarı'nı gerçekten çok sevmiş olmam. Belki de haddinden fazla titiz bir yaklaşımla eksikliklerin altını çiziyor oluşum, negatif değil yapıcı bir değer katmak maksadını taşıyor. Özellikle yerli yazında büyük noksanlığı hissedilen fantastik edebiyata böylesi değerli ve başarılı bir eser sunan Müstecaplıoğlu takdir ve teşekkürü hak ediyor. Şamanlar Diyarı, eksikliklerine rağmen, şahane bir fantastik kurgu.

Şamanlar Diyarı - Barış Müstecaplıoğlu, İthaki Yayınları - 304 s.

Hobbit - J.R.R. Tolkien

Topraktaki bir oyukta bir hobbit yaşardı. Solucan kuyruklarıyla ve sulu çamur kokusuyla dolu, iğrenç, pis, ıslak bir oyuk değil, oturacak veya yemek yiyecek bir yeri olmayan kuru, çıplak, kumlu bir oyuk da değil: Bir hobbit kovuğuydu ve bu da konfor demekti.
Yazın dünyasında fantastik edebiyat, bilim-kurguyla beraber belki de hayal gücünün en çok egemen olduğu alanlardan biridir ve fantastik edebiyat dendiğinde akla gelen ilk isim elbette John Ronald Reuel Tolkien olacaktır...

Yazarın edebiyat tarihi üzerine, E. V. Gordon ile yazdığı Sir Gawain and the Green Knight (1925) ve Beowolf: The Monsters and the Critics (1936) göz ardı edilirse 1937'de kendi çocukları için bir masal olarak kaleme aldığı Hobbit, Tolkien'in ilk eseri. Çoğunuzun bildiği üzere Hobbit, kendisinin üniversite yıllarında yazmaya başladığı Yüzüklerin Efendisi (1954-55) üçlemesine giriş niteliği taşımaktadır; Orta Dünya yaratılır, ırklar ortaya çıkar, yüzük görünür ve meşhur üçleme için sahne hazırdır!

(Çoğunluğun bildiği şeyleri tekrar etmekten imtina ettiğim için "Tolkien kimdir?", "Yüzüklerin Efendisi nedir?", "Hobbit de ne ola ki?" diyenleri kısa bir internet araştırmasına ya da yukarıda bağlantılarını verdiğim Vikipedi sayfalarına göz atmaya davet edip kitaba geçiyorum.)

Öncelikle genel bir yanılgıya değinmekte fayda var: Hobbit sadece yüzüğün, başkarakterimiz Baggins'in eline geçişinin öyküsünü değil, bu hikayeyi de içinde barındıran, bambaşka bir macerayı anlatıyor. Hazinelerini ve kadim şehirleri Erebor'u, kötü ejderha Smaug'un elinden almak üzere harekete geçen 13 cücenin, Gandalf'ın yönlendirmesiyle, Baggins'i de aralarına alarak çıktıkları yolculuğun macerası...

Zaman içerisinde kimi revizyonlara uğramış olsa da aslında çocuklar için yazılan Hobbit (biraz basit olarak da nitelendirilebilecek) masalsı bir dile sahip ancak yine de oldukça tatmin edici bir hikayesi var. Elbette yepyeni bir dünya yaratmaktaki başarısı, dil kullanımı ve masalsı anlatımı ile Tolkien, kavuştuğu ünü sonuna kadar hak ettiğini kanıtlıyor. 

Dünyanın ırklarından elfler, cüceler ve orklar şarkı söylemeyi pek sevdiklerinden (ve sanırım Tolkien'in masalsı anlatımını bu yolla desteklemek istediğinden) kitapta pek çok şarkı sözü yer alıyor. Bu şarkıların orijinalleri hakkında bir fikrim olmasa da, okurken beni zerre cezbetmemelerine ve daha çok da aldığım duyumlara dayanarak söyleyebilirim ki; bu noktada çeviri kaynaklı bir problem gözüküyor. Kitabın başında ve sonunda yer alan haritalardaki kimi baskı hataları da pek hoş değil ancak bunlar dışında yayınevi adına olumsuz bir şey söyleyemem. Ayrıca Hobbit, yine aynı yayın evinden çıkma bir çizgi-romana da sahip.  

Kitap hakkında çok da fazla söylenecek söz yok esasen; Hobbit, filmler vesilesiyle de olsa fantastik unsurlara ve Orta Dünya'ya aşinaysanız, severek okuyacağınız bir kitap. Bu sebeple konuya dair bana ilginç gelen bir-iki bilgiyi paylaşmak istiyorum: 

Örneğin kitabın ilk basımının kapağını (sağda) Tolkien bizzat elleriyle çizmiş. Renklerin uyumu ve çizgilerin muntazamlığı, kendisinin aynı zamanda harikulade bir çizer olduğunu da kanıtlar nitelikte.

Zaman içerisinde oldukça önemli bir dilbilimci haline gelen Tolkien, King Edward's School'da eski Gal ve Fin dilleri üzerine eğitim görürken kendi Elf dillerini de yaratmaya başlamış. Orta Dünya hikayelerinin bu dil çalışmalarıyla ortaya çıktığını söyleyen Tolkien, hobbit kelimesini de "delik açanlar" anlamına gelen Eski İngilizce'deki "holbytlan"dan üretmiş. (Bu arada kendi elf ismini öğrenmek isteyenleri buraya, hobbit ismini öğrenmek isteyenleri ise buraya alalım)

Bir başka ilginç bir bilgi de şöyle: National Geographic News'in şuradaki 2004 tarihli haberine göre bilim adamları Asya'da hobbit-benzeri insan iskeletleri bulmuşlar. Fiziksel olarak üç yaşındaki bir çocuğun bedeninden daha fazla büyümeyen bu küçük insanlar 18000 yıl önce Endonezya'da yaşıyorlarmış...
 
Hobbit'e dair söyleyeceklerimi nihayete erdirirken son olarak türün hayranları tarafından büyük bir merakla beklenen sinema filmine değinmek istiyorum: Malumunuz veçhile, kitap yine yönetmen Peter Jackson tarafından beyaz perdeye uyarlandı/uyarlanıyor. Üç filmlik bir seri olarak hazırlanan/hazırlanacak prodüksiyonun ilk filmi The Hobbit: An Unexpected Journey 14 Aralık'ta vizyona girecek ancak şimdiden pek çok tartışmaya konu oldu bile.

Bu tartışmalardan en çok konuşulanı ise şüphesiz diğer kitaplar birer filme yarım yamalak sığdırılmışken, serinin en ince kitabı olan Hobbit'ten, üç filmlik hikayenin nasıl çıkacağı. Bu konuda Jackson "Baktık ki bildiğimiz pek çok şey anlatılmamış olacak, biz de üç film yapalım dedik" minvalinde bir açıklama yapmış olsa da soldaki grafikte de görüleceği üzere durumun tamamen para kazanma hırsına bağlı olduğu oldukça aşikar. (Grafiği detaylı incelemek için görselin üzerine tıklayınız.)

Bu açgözlü tavra rağmen yönetmenin Hobbit ile Yüzüklerin Efendisi arasında geçen zamana (hatta belki daha fazlasına) değineceklerini açıklaması, daha da önemlisi Orta Dünya'yı beyaz perdede biraz daha fazla seyretme imkanı bulacak olmamız yine de sevindirici geliyor.

Umalım ki Hobbit de sinemaya uyarlanırken katledilen kitaplar kervanına katılmasın, J.R.R. Tolkien mezarında ters takla atmasın...

Hobbit - J.R.R. Tolkien, İthaki Yayınları - 426 s.